İsmail Şanlı - Çınar Kaymakamı
Çınar Kaymakamı
  • Kaymakamımızın Mesajı
  • Saygıdeğer Çınarlılar, Kıymetli Mesai Arkadaşlarım, Resmi Gazetede yayımlanan İçişleri Bakanlığı’nın atama kararnamesi ile Kaymakam olarak atandığım Çınar İlçesinde göreve başlamış bulunmaktayım. Güzide ilçemiz Çınar'da siz değerli halkımıza hizmet etmenin büyük bir onur olduğunu ve ağır bir sorumluluk gerektirdiğini öncelikle belirtmek isterim. Toplumda huzur ve güvenin sağlanması, eğitim ve sağlıkta kalitenin yükseltilmesi, şehit ve gazi ailelerine, yaşlılarımıza, yardıma muhtaç vatandaşlara, korunmaya muhtaç çocuklarımıza ve engellilerimize sürekli ve kaliteli hizmet sunumu, halkın yaşam kalitesinin artırılması, kurumlar ve şehrin dinamikleri arasında uyum en çok üzerinde duracağım, takip edeceğim ve destekleyeceğim konulardır. Kaymakamlığım süresince, adalet, tarafsızlık, sevgi ve hoşgörü içerisinde görev yapma bilinci ve gayretiyle hizmet edeceğim. Mesai arkadaşlarımla birlikte çalışmalarımızı yürütürken kanun ve hukuk çerçevesinde; vatandaşın yerine kendimizi koyarak empati yapmaya, problemlerin çözümünde sonuç odaklı davranılmasına, görevin ve işin hakkının verilmesine, karşılıklı saygı, işbirliği ve koordinasyon içerisinde hizmet etmeye, kamu hizmetlerini çağdaş niteliklerde sunulması ve vatandaşlarımızın buna kolay ve çabuk bir şekilde erişmesi yönündeki çalışmalara gayret gösterilecektir. Çınar İlçemizin daha ileri bir noktaya götürülebilmesi için; saygıdeğer Çınarlılar'ın, milletvekillerimizin, siyasi parti temsilcilerinin, belediye başkanımızın ve meclis üyelerimizin, il genel meclisi üyelerinin, üniversitemizin, muhtarlarımızın, sivil toplum kuruluşlarının, kamu kurum ve kuruluşlarında bulunan mesai arkadaşlarımın, katkı ve desteklerini, tecrübelerini, bilgilerini, emeklerini esirgemeyeceklerine olan inancım tamdır. Birlikte çalışacağım mesai arkadaşlarımın görev ve sorumluluk bilinciyle güzel bir ekip olarak Çınar’a en iyi şekilde hizmet etmeye çalışacağız. Bu vesile ile Çınar halkını, kurum ve kuruluşlarımızda çalışan siz değerli çalışma arkadaşlarımı sevgi ile selamlıyorum.
  •   Kaymakamın Biyografisi
  • İsmail ŞANLI 1981 Yılında Sivas’ta Dünyaya Geldi. İlk ve Orta Öğrenimini Sivas’ta, Ankara Gazi Üniversitesi Kamu Yönetimi bölümünde lisans, Dicle Üniversitesinde yüksek lisans eğitimi aldı. Maliye Bakanlığı ve Jandarma Genel Komutanlığında çalıştı. İçişleri Bakanlığı tarafından açılan Kaymakamlık Sınavını Kazanarak Tokat Kaymakam adayı olarak atandı. Çorum Uğurludağ, Bolu Kıbrısçık ilçelerinde Kaymakam Vekilliği, Yozgat Kadışehri ve Diyarbakır Hani ilçelerinde Kaymakamlık görevini müteakiben 23 Ağustos 2013 tarihinden itibaren İlçemizdeki görevine başlamıştır. İngiltere Manchester Üniversitesinde 9,5 ay süreyle Dil, Kamu yönetimi ve İngiltere Kamu Yönetimi alanında eğitim ve incelemelerde bulundu. Türkiye Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü TODAİE) 40. Dönem Kamu Diplomasisi programını bitirdi, Kara Harp Okulu, Jandarma Okullar Komutanlığı bünyesinde Subay Temel Askerlik ve Subaylık Anlayışı kazandırma ve Subay Temel Kursunu aldı. Avrupa girişimcilik ödülüne ülkemizi temsilen yürüttüğü bir proje kosgeb tarafından aday gösterilmişti. Girişimci İş Adamları Vakfı tarafından yılın kamu yöneticisi ödülü, yozgat ekonomisini değer katanlar ödülü aldı. Avrupa Birliği Projelerinde koordinatörlük görevleri ile Kadın ve çocuğa yönelik şiddet konularında bildirileri bulunmaktadır.
  • Kaymakam'a Mesaj Gönder

  • Projeler
  • cinaryaziisleri cinarkymk
Çınar Leoparı

Çınar Leoparı

Tarih 3 Kasım 2013. Güzel bir sonbahar günü; Diyarbakır’da yağışlar da başlamamış henüz, soğuklar da. Günlerden pazar. Vakit öğleyi geçmiş. Telefonum çalıyor. Orman ve Su İşleri İl Müdürlüğünden Doğa Koruma ve Milli Parklar Mühendisi Murat (Yıldırım) Bey arıyor. “Hocam,” diyor, “bir ihbar aldık, köyün birinde bir hayvan bir çocuğa saldırmış, çocuk yaralanmış. Birazdan durum tespiti için oraya gideceğiz, isterseniz sizi de alalım.” Sorularım oluyor hâliyle, ama kendilerinin de olayla ilgili pek bir ayrıntı alamadıklarını söylüyor. Şahsen aklıma ilk gelen, “küçük bir çocuğu muhtemelen evcil bir hayvanın, belki de bir köpeğin ısırmış olabileceği” şeklinde basit bir senaryo, ama bir yaban hayvanının söz konusu olduğunu öğrenince olay yerine gidip durumu anlamak gerektiği anlaşılıyor.

Murat Bey ve çalışma arkadaşlarıyla öteden beri zaman zaman birlikte araziye çıkarız, kendilerinin düzenledikleri avcı eğitim çalışmalarına akademisyen arkadaşlarımla birlikte eğitmen olarak destek veririz, yılda bir kez toplanan yerel av komisyonu toplantılarına katılırım, orada bir araya geliriz; velhasıl kendileriyle öteden beri tanışır, yardımlaşırız. Şimdi de, herhâlde bir insana saldırıp kendisi ortadan kaybolmuş bir hayvanın ne tür bir şey olabileceği konusunda görüş belirterek katkıda bulunabileceğimi kuruyorum kendi kendime. Saldırının şekline, yerine ve zamanına, yol açtığı sonuçlara bakarak bir fikir yürütmenin mümkün olacağını düşünüyorum. Ne de olsa, yörenin artık yıllardır araştırmakta olduğumuz yabani hayvan varlığına oldukça aşinayım.

Araç önce beni alacak. Bunu haber verirken, Murat Bey, ne olduğu bilinmeyen söz konusu hayvanın öldürülmüş, hatta fotoğrafının sosyal medyada paylaşılmış olduğunu, fotoğrafı kendisinin de görmediğini ama hayvanın “çok değişik bir şey” olduğunu öğrendiğini de bildiriyor. Hemen bilgisayarı açıp araştırıyorum ama herhâlde paylaşımcının gizlilik ayarlarından dolayı, bu konuda herhangi bir şey bulamıyorum. Az sonra da araç geliyor, arazi çantamı alıp çıkıyorum.

Solmaz köyü, kentin hemen güneyinde; kuş uçuşu uzaklığı 30 km bile değil. Oraya varışımız kırk beş dakikayı geçmiyor. Köyün girişinde birkaç kişiyi bir arada görünce duruyoruz. Daha, “Burada bir hayvan...” diye sormaya kalmadan, elleri az ilerideki sokağı işaret ediyor. Sokağın başına ulaştığımızda karşılaştığımız görüntü hepimizi şaşkınlıktan afallatıyor, neredeyse dilimiz tutuluyor!

Birikmiş kalabalığın ilgisinin odaklanmış olduğu nesne, yerde yatan ölü bir leopar. İnanılır gibi değil ama işte orada, öylece yatıyor. Tıpkı bu topraklarda daha önce vurulmuş türdeşlerinin fotoğraflarından bildiğimiz gibi.

İlk şaşkınlık geçer gibi olduğunda, oradakilere kendimizi tanıtıyor, olayın aktörleriyle tanışıyoruz. Kolunda ve sırtında taşıdığı gazlı bez parçalarıyla hemen dikkatleri üzerinde toplayan Kasım Kaplan’a geçmiş olsun diyor, olayın nerede ve nasıl gerçekleştiğini soruyoruz. Yanında amcasının oğlu Mahmut Kaplan var. Özetle şunları anlatıyor: “Çobanlık yapıyoruz. Bu sabah 09:30 sularında koyunların başındayken bu hayvan geldi ve bana saldırdı, birlikte m’lerce yerde yuvarlandık. Neyse ki amcaoğlu yakınımdaydı, kırmayı doğrultup ateş etti, hayvanı öldürdü ve beni kurtardı. Sonra hayvanı traktöre atıp köye getirdik. Ambulans çağırdık, beni Çınar’a, hastaneye götürdüler, yaralarımı sardılar.”

Kalabalığın arasında bir TV ekibi var ve çekim yapıyor. Bir diğer ekibin daha önce köye gelip görüntü aldıktan sonra gittiğini de öğreniyoruz. Oradakiler henüz bu hayvanın ne olduğunu bilmiyor. Köyün gençlerinden bazıları “çita” diyor, bazıları “kaplan”, hatta “aslan” olduğunu iddia eden bile var. Bunun bir leopar, diğer adıyla bir pars olduğunu bildirince kamera da üzerime çevriliyor. Ancak habercilere, görüntülü röportaj vermek istemediğimi, isterlerse sorularını sözlü olarak yanıtlayabileceğimi söylüyorum. Bunun üzerine, ses kayıt cihazına konuşuyoruz. Tekrardan hayvanın türü soruluyor, “Bu bir leopar,” diyorum. Muhabir daha önce öyle bir tabir duymuş olmalı ki, “Anadolu leoparı mı?” diye soruyor. Cevabım, “Onu şimdiden söylemek zor.” Türkiye’de leoparın iki alt türünün bulunduğu, daha doğrusu bunlardan birinin bir zamanlar Anadolu’da yaşamış olduğu düşünülüyor. Sizin “Anadolu leoparı” dediğiniz, örnek sayısının yetersizliği dolayısıyla bilimsel açıdan yeterince doğrulanamamış, dolayısıyla varlığı tartışmalı olan, işte o alt tür. Bir de İran’da, Kafkas ülkelerinde, Irak’ın kuzeyinde ve Türkiye’nin doğusunda yaşayan bir alt tür daha var, ona da bazı kaynaklarda “İran leoparı” deniyor. Bu bireyin bunlardan hangisine ait olduğu ancak gerekli incelemeler yapıldıktan sonra anlaşılacak. Muhabir soruyor: “Daha önce Diyarbakır’da leopar görülmüş mü?” Zaten köyün yaşlıları da şaşkınlık içinde, o civarda böyle bir şeyi ne görmüş ne duymuşlar; o yüzden de hayvanın adını, ne Kürtçe ne de Türkçe, bilmiyorlar. Anlatıyorum: “Yetmişli yıllarda Ankara civarında bir birey avcılar tarafından vurulmuştu. O zamandan beri, doğu illerimizde zaman zaman görüldüğü iddia edilse de doğrulanmış kaydı yoktu. Son olarak, 2010 yılında Eruh’ta öldürülmüş bir bireyin postu geçen yıl ortaya çıktı ve leoparın bu topraklarda hâlen yaşadığı kanıtlanmış oldu. Yalnız, buradaki bu birey, türün bu civarda kalıcı olarak yaşadığını göstermez, çünkü yaşamlarının bir döneminde erkeklerin eş bulmak ve alan edinmek üzere uzak mesafeler kat ettiklerini biliyoruz.

Bu birey de muhtemelen daha doğudan bir yerlerden buralara gelmiş olmalı.”

Ne Olacak Şimdi?

Bu arada, öldürülen hayvanın bir leopar olduğunu hemen İl Müdürü Erdal (Seven) Bey’e telefonla haber veriyoruz. O da Bakanlık yetkililerini arayıp durumu bildiriyor; hepimiz oradan gelecek talimata göre hareket edeceğiz. Erdal Bey de köye gelmek üzere yola çıkıyor. Jandarmanın da haberi oluyor ama olay yerine gelmelerini gerektirecek bir durum yaşanmıyor.

Hayvanı çeşitli açılardan fotoğrafladıktan sonra yakından inceliyorum. Bir erkek birey. Burun ucundan kuyruğun başlangıç noktasına kadar olan boyunu 138 cm, kuyruğunu ise 88 cm olarak ölçüyorum. Omuz hizasında vücudun en üst kısmı ile ön ayak ucu arasındaki mesafe 77 cm. Ağırlığını belirlemek için bir kantar veya basküle ihtiyaç var, ancak köyde bu amaca uygun bir alet bulunamıyor. Ama hayvanın ölüsünün tek kişinin kaldıramayacağı kadar ağır, muhtemelen 60 kilogramın üzerinde olduğunu söylemek mümkün.

Sağına yatmış durumdaki hayvanın vücudunda yaralar arıyorum. Tam ensesinde, birbirine yaklaşık 1 cm mesafede, birbirinin eşi iki delik var. Her birinin çapı 7-8 mm civarında olmalı. Buradan hâlâ kan sızıyor. Ağızdan da kan gelmiş olmalı. Ayrıca ağzının sağ köşesinde bir yırtılma var; herhâlde biri sonradan sert bir cisimle bu bölgeyi zorlamış diye düşünüyorum. Ölü vücudu çevirip bakıyorum, sağ yanında da başka yara göremiyorum. Hayvanın dili dışarıda, dişlerinin arasına sıkıca kısılmış hâlde kuruyup kalmış. Bunu kimin niçin yaptığını soruyorum, kimseden cevap alamıyorum. Dilini düzeltmek için hayvanın ağzını açmaya çalışıyorum ama ne kadar uğraşsam da kaskatı kesilmiş çeneyi aralamak mümkün olmuyor.

Haberi alıp civar köylerden gelen meraklılarla dolu arabalar arasında bir araç duruyor ve iki kişi iniyor. İlçe Tarım’dan geldiklerini söyleyip onlar da tutanak tutuyorlar. Muhtar ve amcazade Kaplan’lar, tıpkı bizim ekibin tutanağını imzaladıkları gibi bu kâğıdı da imzalıyorlar. Ardından, İlçe Tarım yetkilisi, hayvanın kafasını kesip alacağını ve kuduz incelemesi için ilgili birime göndereceğini söylüyor. Hemen bir bıçak bulunup getiriliyor. Durumu haber verdiğimiz ve henüz yolda olan il müdürümüz telefonla devreye giriyor ve ilgili kişiyle görüşüyor, neyse ki onu bu girişiminden vazgeçirmesi uzun sürmüyor. Bunun yerine, bir tutanak da iki ekip arasında tutuluyor ve leoparın başı oracıkta kesilmekten kurtulmuş oluyor.

İlk işlemler tamamlandıktan sonra, artık köyde daha fazla kalmanın uygun olmadığına karar veriyoruz ve hayvanın ölü vücudunu birkaç kişinin yardımıyla aracımıza yüklüyoruz. Aslında leoparın vurulduğu alana gidip olayın tam olarak nasıl gerçekleştiğini yerinde tespit etmek var ama hem alanın uzaklığı ve ulaşımın zorluğu hem de artık akşam karanlığının çökmekte olması nedeniyle bunu yapamıyoruz. Ölü hayvanın saatlerdir yatmakta olduğu yere bir miktar kireç döktürdükten sonra yola çıkıyoruz.

Orman ve Su İşleri İl Müdürü ve ekibiyle yolda karşılaşıyor ve araçları bir akaryakıt istasyonuna çekip bundan sonra yapılması gerekenleri tartışıyoruz. Telefonlarımız, köydeyken olduğu gibi burada da hiç susmuyor. Hayvanın ölüsü kokuşmaya başlamış durumda ve hemen müdahale edilmesi gerek. Bana kalırsa öncelikle röntgen çekilip otopsi yapılmalı ve ölümü aydınlatacak bir rapor hazırlanmalı. Bilimsel araştırmalar için doku ve kan örneklerinin alınması, iç organlarının koruyucu ortamlara konulması ve postunun yüzülmesi gerekiyor. Bütün bu işlemlerin Diyarbakır’da hemen o akşam gerçekleştirilmesi ise mümkün görünmüyor. Ölü vücudu en azından ertesi güne kadar bozulmaktan koruyabilmek için Dicle Üniversitesi Veterinerlik Fakültesinden yardım isteniyor. Kadavranın orada formol havuzuna alınabileceği öğreniliyor. Ne var ki bu yöntem birçok amaç için uygun değil. Bakanlık yetkililerinin yönlendirmesiyle sonraki gün hayvanın postunu almak üzere Diyarbakır’a gelecek olan İhsan (Yey) Bey ile telefonda görüşüyor, yapılması ve yapılmaması gerekenleri konuşuyoruz. Erdal Bey hemen bir derin dondurucunun Müdürlük binasına getirilip kurulmasını sağlıyor. Biz de oraya gidiyoruz.

Bu arada TV haberlerinde görüntüler yayınlanmış bile. Leoparı görmek ve görüntü almak isteyen daha birçok kişi kuruma geliyor. Veteriner Fakültesinden iki öğretim üyesi de bu değerli numuneyi almak üzere oraya geliyor. Sonuçta, gitgide bozulmakta olan ölü bedeni daha fazla tahrip olmaktan korumak için en uygun yolda karar kılıyoruz. Buna göre, kan ve doku örnekleri alındıktan sonra hayvanın vücudu uygun şekilde açılarak, kokuşmaya öncelikle neden olan iç organları çıkarılacak ve bunlar Veteriner Fakültesinde saklanacak, geri kalan kısmı ise derisi en kısa zamanda yüzülmek üzere derin dondurucuda korunacak. Leoparı tekrar araca yükleyip Veteriner Fakültesinin yolunu tutuyoruz.

Ertesi gün, Bakanlık için çalışan Tahnit Uzmanı İhsan Yey, Diyarbakır’a geliyor. Leoparın dondurulmuş vücudu çözülüyor ve derisi yüzülüyor. Post, işlenmek ve daha sonra müzede sergilenmek üzere İstanbul’a götürülürken diğer kısımları anatomik incelemeler için Diyarbakır’da kalıyor.

Nasıl Oldu da Oldu?

Olan olmuş, bu topraklarda bir leopar öldürülmüştü. Konu henüz sıcak gündemdeyken çok kimse çok şey söyledi, demeçler verildi, konunun uzmanları kamuoyuna bilgiler aktardı, tartışmalar oldu. Ama henüz söylenmemiş şeyler de var. Zaten o yüzden yazıyorum şimdi bütün bunları.

Her şeyden önce, çobanların anlattıklarında bazı gariplikler vardı:

Normal koşullarda gececi olan, yani ancak geceleri dolaşıp avlanan bir hayvan niçin güpegündüz ve durup dururken ortaya çıkmıştı?

Normal koşullarda insanlardan uzak duran, onlardan kaçan bir hayvan neden şimdi tam tersine insanların üstüne üstüne gitmişti?

Normal koşullarda daha küçük boyutlu hayvanlarla beslenen bir hayvan neden ortada onca koyun ve keçi varken onlara değil de çobana saldırmıştı?

Normal koşullarda avının boynunu, boğazını hedef alan çok güçlü bir hayvan, nasıl olmuştu da ölümcül dişlerini kullanmak yerine, saldırdığı kişiyle boğuşmaya çalışmıştı?

Kayalık ve taşlık bir arazide leoparla birlikte 10 m’lik uçuruma yuvarlanan bir kişinin vücudunda çokça ezilme ve sıyrılmaların olması gerekmez miydi?

Çok güçlü pençelere sahip bir hayvanın saldırdığı kişide çok daha derin yaraların oluşması beklenmez miydi?

Daha önce sürüye kurt veya benzeri hayvan saldırısının söz konusu olmadığı, dolayısıyla çobanların nadiren silah taşıdığı bir yörede, olay yaşandığı sırada içinde gülleleriyle av tüfeğinin hazır olması olağan sayılabilir mi?

Nasıl oldu da leopar başka bir yerinden değil de ensesinden vurulabildi; yan yana iki güllenin buraya isabet etmiş olması nasıl yorumlanabilir?

Kaplan’ların, kendilerine saldırıp yaralayan bu kadar tehlikeli bir hayvanı mecburen öldürmek zorunda kaldıklarını ama aynı zamanda onu vurdukları için de pişmanlık duyduklarını söylemeleri çelişki oluşturmuyor mu?

Bütün bunları konunun muhataplarına soran oldu mu, olduysa ne yanıtlar aldı, bilmiyorum. Belki bu arada kendilerine, leopar öldürmenin onlara cidden ağır gelecek bir cezasının olduğunu ne zaman öğrendikleri de sorulmuştur. Yoksa öldürülen hayvanın fotoğrafları ortalığa düştükten sonra olayın failleri değil mağdurları olduklarını göstermek için mi böyle bir ifadeye başvurmak zorunda kaldılar? Bunu da bilemiyoruz.

Aslında şunu sormak gerek: Onların yerinde bir başkası olsa acaba nasıl davranırdı? Daha açıkçası: Kırsalda yaşayan ve yaşadığı yer civarında büyükçe bir yabani hayvanın dolaştığı bilgisini alan ortalama bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ne yapardı? Gördüğü her yılanı akrebi öldürmeyi boynunun borcu bilen insanlarımız sizce azınlıkta mı? Peki ya vahşi ve etçil bir dört ayaklıyı? Yanıtlar aslında açık, öyle değil mi? Hepimiz biliyoruz ki bu ülkede her gün sessiz sedasız nice hayvanın kurşunlara, saçmalara hedef olması ya da zehirlenmesi vaka-i adiyedendir ve ancak sıra dışı bir durum olduğunda sorun bir süreliğine ayyuka çıkar, konuşulur, sonra hızla unutulur.

Nasıl Olmasın ki!

Öyleyse, benzer şeylerin tekrar yaşanmasının önüne geçmek için ne yapmalı? Ama gelin daha önce, bu soruyu tersyüz edelim ve “ne yapmamalı”, onun cevabını bulalım hep birlikte. Zira bu olay vesilesiyle gün yüzüne çıkan ve yüzleşmemiz gereken bazı şeyler var. Pek çoğumuz iyi sınav vermedik leopar olayında.

Medyadan başlayalım. Birçok kaynakta haberin aktarılma biçimi nedense fazlasıyla magazine kaydı; sadece merak ve hayret uyandıracak, sonuçta insanları eğlendirecek bir şeymiş gibi sunuldu. Objektif ve araştırmacı habercilik bir yana bırakıldı; leopar suçlu, saldırgan ve tehlikeli ilan edildi, dahası alay konusu bile oldu. Örnekler vermeye gerek var mı hiç sanmam ama merak eden olursa gazetelerin web sayfaları henüz yerinde duruyor.

O sayfalara göz atanlar lütfen birçoğunun altındaki okur yorumlarına da bir baksınlar. Bazılarının nasıl bilgiden, ciddiyetten ve olayın özünden uzak, alaycı, ona buna hakaret dolu, dahası ayrımcılığa ve ırkçılığa varan ifadeler içerdiğini görecekler. Henüz birçoğumuz doğada yaşayan canlıların da bir milliyeti, bir etnik kimliği olduğunu bilmiyoruz anlaşılan. “Ne yapalım yani, bu durum her habere yazılan yorumlar için geçerli” diyecekler ise lütfen unutmasınlar ki, kabul ettiğimiz bu gerçek bahis konusu sorunun da temellerindeki bir parça nihayetinde.

Üniversitelerimizin bilgiye ve bilime giden yolda topluma örnek ve önder olma görevini yerine getirmekten uzak olduğu da bu vesileyle bir kez daha anlaşıldı. Altyapı, donanım ve bilgi eksikliği yine görünür oldu. Düpedüz yanlış olan ya da maksadını aşıp yanlış algılamalara yol açacak demeçler, görüntüler verdik; akademik saygınlığa gölgeler düşürdük.

Devlet kurumları arasındaki uyum ve eş güdüm sorunları bu örnekte nispeten çabuk giderildi, ama aynı şeyler başka bir yerde ve başka inisiyatif sahipleriyle yaşansaydı sonuç nasıl olurdu, bunu düşünmek gerektiğini anlamış olduk. Ayrıca, konunun ilk elden muhatabı olan, Türkiye’de doğanın korunmasından sorumlu kurumun bu gibi durumlarda nasıl hareket edileceğiyle ilgili net bir fikrinin olmadığını, âdeta hazırlıksız yakalandığını da anladık. Nesli ileri derecede tehlike altında, böylesine nadir bir tür söz konusu olduğunda bile hangi işlemlerin nerede ve kimler tarafından yapılacağının pek belli olmadığı, sorunun planlı programlı hareket edilmekten çok el yordamıyla hâlledilmeye çalışılmasından anlaşıldı. Öncelik, hayvanın ölüm nedeninin, dolayısıyla neden korunamadığının, anlaşılmasına yarayacak olan, ancak hızla bozulup yok olma sürecine girmiş durumdaki kanıtların ve bilimsel verilerin değil, değerli kürkün elde edilmesine verildi.

Taşıdıkları tüfeğin kurallara uygunsuzluğundan dolayı, Amcazade Kaplan’lara 325 lira ceza ödetildi. Hâlâ yürüyen herhangi bir soruşturma veya dava var mı1, varsa sonuçları ne olur, bunlar olayda adı geçen kişiler açısından önemli olabilir ama ülkemizde doğanın korunması açısından fazla bir şey ifade etmiyor artık. Yüklü cezaların caydırıcı olacağı iddia edilebilir ama unutulmamalı ki o zaman da bu gibi vakalar azalmaz, sadece daha fazla gizli saklı kalır, o kadar.

Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünün bu olayı her yönüyle masaya yatırıp irdelemesi gerek. Türleri koruma altında ilan etmekle ve ceza yazmakla koruma önlemi alınmış olmuyor. Zaten cezayı da ancak yakalayabildiklerinden bazılarına yazıyor kurum; mevcut personel ve ekipman yapısıyla, istese bile, dağ bayır dolaşıp her yeri ve herkesi denetlemesi mümkün değil. Açılan avcı kurslarının ise uygulamada işe yarayıp yaramadığını bilimsel yöntemlerle belirleyen kimse olmuş mudur, hiç sanmam. Esasen, mevcut anlayış ve doğaya bakış tarzıyla kurumun etkili bir koruma yapacağına dair pek azımızın umudu var. Öte yandan, leopar canlıyken korunamamış olsa da, postunun korunması için özel çaba harcandığını kimse inkâr edemez. Ne var ki, şimdiki kaygımız, usta tahnitçilerin elinde neredeyse “eskisinden bile daha iyi” hâle gelmesini beklediğimiz doldurulmuş hayvanın nerede ve nasıl sergileneceği, doğayı belgesellerden bile öğrenme merakı taşımayan çocuklarımıza, gençlerimize böylece hangi bilgi, duygu ve mesajların verilmiş olacağıdır. Leoparımız bir şekilde AVM lobilerinde boy gösterirse hiç şaşmamalı. Ne de olsa ülkemizde çağdaş anlamda doğa tarihi müzesi diye bir şey neredeyse yok gibi; mesela evrim gibi “zararlı” fikirleri çağrıştırabileceği için yenilerinin kurulma ihtimali de söz konusu olamaz herhâlde. Hem, müze ziyaret etme alışkanlığımız da ortada.

Leoparlarımızı ve yok oluş tehdidi altında yaşayan daha birçok türümüzü nasıl koruyacağız peki? İnsanlarımızı bilgilendirmemiz ve bilinçlendirmemiz gerektiği açık. İnsanlarımızdan kasıt, sadece “sokaktaki adam” değil, her şeyden önce görevi itibarıyla doğayı etkileyen konularda imza yetkisi ve karar verme sorumluluğu olanların geniş bilgi sahibi kişiler olması şart. Bunun nasıl sağlanacağını tartışmak ise bu yazının amacını ve sınırlarını fazlasıyla aşıyor.

Acaba Nereliydi?

Talihsiz leoparın nereden çıkıp geldiği hâliyle merak konusu oldu. Hâlihazırda bilinenler ışığında, bu konuda şu an ancak bazı tahminlerde bulunulabilir. Bana öyle geliyor ki, canına kıymış olduğumuz birey İran’dan veya Irak’tan yola koyulup buralara kadar gelmemişti; kısa ömrüne bizim ülkemizde göz açmış, bu toprakları vatan diye bellemişti. Gerçi bu ayrıntıdan daha önemli olanı, bu şahane yaratığın bizim coğrafyamızda da hâlen yaşıyor olması ve bundan sonra da yaşama şansı bulup bulamayacağı. Aynı akıbete uğradığı geçen yıl ortaya çıkan türdeşi, Türkiye’de leoparın Siirt’te var olduğunu göstermişti. Buradan daha doğuda ve daha kuzeydeki geniş bir bölgede bu türün yaşayabileceği alanlar henüz var. Üstelik yalnız onun değil, biyolojik çeşitliliğimizin daha birçok nadide öğesinin tutunmuş kalmış olduğu eşsiz özellikte yerler var. Ama gelin görün ki koskoca Güneydoğu Anadolu’da, barındırdığı biyolojik çeşitlilikten dolayı gerçek anlamda korunan en küçük bir doğal alan yok.

Şimdi lütfen Google Earth’ü açıp Diyarbakır’ı, hemen güneyindeki Çınar ilçesini ve Solmaz köyünü bulun ve oraya bir işaret koyun. İkinci bir sanal sarı raptiyeyi Eruh civarına saplayın. Bu iki örneğin konumuna, ayrıca arazinin yapısına, yerleşim yerlerinin, tarlaların, kalabalık yolların dağılımına bakarak, muhtemelen doğudan batıya yol almış olan bu bireyin, yine muhtemelen insanlara ve köy köpeklerine görünmeden, evcil hayvanlara herhangi bir zarar vermeden son kez nefes aldığı yere ulaşana kadar hangi güzergâhı izlemiş olabileceğini anlamaya çalışalım3. Şimdi ekranınızda imlecin gezindiği yerler, doğu batı yönünde süreklilik gösteren ve rakımı yer yer bin m’yi aşan yükseltiler olmalı. Buralar büyük ölçüde meşeliklerle kaplı, insan kalabalığının ve yoğun tarım alanlarının pek olmadığı alanlardır. Doğuda, Şırnak yönünde ilerlerseniz karşınıza Dicle nehri çıkar. Oturduğunuz yerden göremezsiniz tabi ama Dicle’nin en az bozulmuş, en muhteşem manzaralı kanyonları buradadır. Oralarda yaşayan envai çeşit hayvanı ve bitkiyi de göremeyeceksiniz ve tabii Ilısu Barajı inşaatında harıl harıl çalışan iş makinelerini de.

Coğrafyacıların Mardin Eşiği diye adlandırdıkları bu yörenin biyolojik çeşitlilik açısından önemi 2001-2003 yıllarında GAP İdaresinin Doğal Hayatı Koruma Derneğine yaptırdığı bir araştırmada da vurgulanmıştı4. Uzmanların yoğun emek harcayıp ortaya koyduğu çalışmanın sonuçları arasında, öncelikle korunması gereken türlere ve alanlara ilişkin çok sayıda öneri de yer alıyordu. Ne var ki, devletimizin yetkili organları, yine bir devlet kurumunun ısmarlayıp yaptırdığı bu çalışma sonunda tüm gerekçeleriyle sunulan önerileri dikkate almaya gerek duymadı. Bu öneriler arasında, şimdi leoparın da kullandığı anlaşılan bölgeleri kapsayacak şekilde çeşitli koruma alanları oluşturulması da vardı. Söz konusu rapor, yazılıp çizilen daha başka benzerleri gibi, öylece raflarımızda duruyor.

Bütün bunları yan yana koyup baktığımızda, bölgede daha nice leopar vakası yaşamamamız için sizce pek bir neden, fazlaca bir umut var mı?

Notlar

1 Bu yazı 22 Kasım 2013 günü son şeklini aldı; bu tarihten sonra bir gelişme olduysa onu burada bulamayacaksınız.

2 Güneydoğu’daki Nemrut Dağı muhteşem tarihî mirasından dolayı, Tektek Dağları ise bilemediğim ve öğrenemediğim bir nedenle milli park. Bölgede biri ceylanlar, biri kelaynaklar için, biri de her nedense bir baraj gölünün su kuşları için olmak üzere üç yerde yaban hayatı geliştirme sahası var. Burç, Dülükbaba, Gölpınar, Hisar Çamlığı, Hz. Veysel Karani, Gölbaşı Gölleri ve Malabadi adlarıyla yedi tane tabiat parkı bulunuyor. Bir ağaç ise tabiat anıtı statüsünde. Bölgede hiç tabiatı koruma alanı yok.

3 Türün tipik yaşam alanının (habitatının) genel özelliklerini merak edenler, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu çeşitli ülkelerden elde edilmiş verilere dayanan şu makaleden yararlanabilirler: Gavashelishvili, A. & V. Lukarevskiy (2008): Modelling the habitat requirements of leopard Panthera pardus in west and central Asia.- Journal of Applied Ecology 45(2): 579-588.

4 Raporun künyesi şöyle: Welch, H. J. (Ed.) (2004): GAP Biyolojik Çeşitlilik Araştırma Projesi 2001-2003, Sonuç Raporu.- Doğal Hayatı Koruma Derneği, İstanbul.