İsmail Şanlı - Çınar Kaymakamı
Çınar Kaymakamı
  • Kaymakamımızın Mesajı
  • Saygıdeğer Çınarlılar, Kıymetli Mesai Arkadaşlarım, Resmi Gazetede yayımlanan İçişleri Bakanlığı’nın atama kararnamesi ile Kaymakam olarak atandığım Çınar İlçesinde göreve başlamış bulunmaktayım. Güzide ilçemiz Çınar'da siz değerli halkımıza hizmet etmenin büyük bir onur olduğunu ve ağır bir sorumluluk gerektirdiğini öncelikle belirtmek isterim. Toplumda huzur ve güvenin sağlanması, eğitim ve sağlıkta kalitenin yükseltilmesi, şehit ve gazi ailelerine, yaşlılarımıza, yardıma muhtaç vatandaşlara, korunmaya muhtaç çocuklarımıza ve engellilerimize sürekli ve kaliteli hizmet sunumu, halkın yaşam kalitesinin artırılması, kurumlar ve şehrin dinamikleri arasında uyum en çok üzerinde duracağım, takip edeceğim ve destekleyeceğim konulardır. Kaymakamlığım süresince, adalet, tarafsızlık, sevgi ve hoşgörü içerisinde görev yapma bilinci ve gayretiyle hizmet edeceğim. Mesai arkadaşlarımla birlikte çalışmalarımızı yürütürken kanun ve hukuk çerçevesinde; vatandaşın yerine kendimizi koyarak empati yapmaya, problemlerin çözümünde sonuç odaklı davranılmasına, görevin ve işin hakkının verilmesine, karşılıklı saygı, işbirliği ve koordinasyon içerisinde hizmet etmeye, kamu hizmetlerini çağdaş niteliklerde sunulması ve vatandaşlarımızın buna kolay ve çabuk bir şekilde erişmesi yönündeki çalışmalara gayret gösterilecektir. Çınar İlçemizin daha ileri bir noktaya götürülebilmesi için; saygıdeğer Çınarlılar'ın, milletvekillerimizin, siyasi parti temsilcilerinin, belediye başkanımızın ve meclis üyelerimizin, il genel meclisi üyelerinin, üniversitemizin, muhtarlarımızın, sivil toplum kuruluşlarının, kamu kurum ve kuruluşlarında bulunan mesai arkadaşlarımın, katkı ve desteklerini, tecrübelerini, bilgilerini, emeklerini esirgemeyeceklerine olan inancım tamdır. Birlikte çalışacağım mesai arkadaşlarımın görev ve sorumluluk bilinciyle güzel bir ekip olarak Çınar’a en iyi şekilde hizmet etmeye çalışacağız. Bu vesile ile Çınar halkını, kurum ve kuruluşlarımızda çalışan siz değerli çalışma arkadaşlarımı sevgi ile selamlıyorum.
  •   Kaymakamın Biyografisi
  • İsmail ŞANLI 1981 Yılında Sivas’ta Dünyaya Geldi. İlk ve Orta Öğrenimini Sivas’ta, Ankara Gazi Üniversitesi Kamu Yönetimi bölümünde lisans, Dicle Üniversitesinde yüksek lisans eğitimi aldı. Maliye Bakanlığı ve Jandarma Genel Komutanlığında çalıştı. İçişleri Bakanlığı tarafından açılan Kaymakamlık Sınavını Kazanarak Tokat Kaymakam adayı olarak atandı. Çorum Uğurludağ, Bolu Kıbrısçık ilçelerinde Kaymakam Vekilliği, Yozgat Kadışehri ve Diyarbakır Hani ilçelerinde Kaymakamlık görevini müteakiben 23 Ağustos 2013 tarihinden itibaren İlçemizdeki görevine başlamıştır. İngiltere Manchester Üniversitesinde 9,5 ay süreyle Dil, Kamu yönetimi ve İngiltere Kamu Yönetimi alanında eğitim ve incelemelerde bulundu. Türkiye Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü TODAİE) 40. Dönem Kamu Diplomasisi programını bitirdi, Kara Harp Okulu, Jandarma Okullar Komutanlığı bünyesinde Subay Temel Askerlik ve Subaylık Anlayışı kazandırma ve Subay Temel Kursunu aldı. Avrupa girişimcilik ödülüne ülkemizi temsilen yürüttüğü bir proje kosgeb tarafından aday gösterilmişti. Girişimci İş Adamları Vakfı tarafından yılın kamu yöneticisi ödülü, yozgat ekonomisini değer katanlar ödülü aldı. Avrupa Birliği Projelerinde koordinatörlük görevleri ile Kadın ve çocuğa yönelik şiddet konularında bildirileri bulunmaktadır.
  • Kaymakam'a Mesaj Gönder

  • Projeler
  • cinaryaziisleri cinarkymk
Çınar'ın Medar-ı İftiharı Şeyh Abdurrahman Aktepe

Çınar'ın Medar-ı İftiharı Şeyh Abdurrahman Aktepe

Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yakın zamana kadar “Şark/Kürdistan Medreseleri” adıyla bilinen günümüz üniversiteleri gibi nitelikli eğitim veren kurumlarda birçok âlim yetişmiştir. Bu medreselerdeki ciddi ve disiplinli tedrisatın sonucunda, alanına hâkim pek çok otoritenin (âlimin) varlığını eserlerinden öğrenmekteyiz. Medreselerden mezun olan bu zatların/şahsiyetlerin birçoğu, ya bir medrese bünyesinde hocalık yapmaya başlamış veya bizzat kendisi bir medrese açarak yeni bir okulun/tedrisatın açılmasına vesile olmuştur. Eğitim öğretim bu şekilde devam ederken, yetişen yeni hocalar da birikim ve tecrübelerini paylaşmak için farklı mekânlarda ders vermeye başlamışlardır. Ancak burada yetişip de eser veren hocaların sayısı, ilimlerini şifahen dağıtan âlimlere nazaran daha azdır. 

Bu âlimler daha çok tedrisatla uğraşmış, telif eser verme konusunda ciddi bir çaba içerisine girmemişlerdir. Bu da ortaya çıkan kitabî ürünlerin sayısının azlığına sebep olmuştur. Bunlara örnek olarak büyük müdekkik Molla Abdulvahab Derizbinî, Molla Hüseyin Kiçik, Molla Sadreddin, Molla Muhammed Arapkendî, Seyyid Hasan Girikî, Molla Muhammed Zivingî, Molla Hasan Tilmizî, Molla Muhyeddin Havelî, Molla Abdurrahman Şavirî ve Seyda Hacı Fettah gibi büyük âlimleri sayabiliriz. Bu âlimlerin çoğu ya hiç eser vermemiş ya da çok az sayıda eser vücuda getirmişlerdir. Ancak Molla Halil Siîrdî, Şeyh Abdurrahman Aktepî, Molla Fahrettin Batmanî gibi âlimler tedrisatla birlikte, birçok konuda eser vermişler ve böylece kalıcı bir miras ile gelecek nesiller tarafından tanınan ve bilinen âlimler listesine eklenmişlerdir1. 

Bu medreselerde yetişen âlimlerin yazdıkları eserler açısından da bazı muhtelif çalışmalar görmekteyiz. Sadece dini hususları yazanlar olduğu gibi, edebiyat, sanat ve bilim dünyasını etkileyecek eserler yazanlar da olmuştur. Eserlerini Arapça, Farsça veya Kürtçe yazanlar olduğu gibi adı geçen dillerin tümünde de kitap telif eden âlimlere rastlamak mümkündür. Sadece bir alanda yazanlar olduğu gibi, yıldız biliminden, hadis ve belagat ilmine kadar birçok alanda eser bırakanlar da olmuştur. Bu tür ilmi ve akademik çalışmalar sayesinde bu şahsiyetler, günümüze kadar eserleriyle varlıklarını devam ettirmektedirler. 

Yasakçı zihniyetin ortadan kalkmasıyla bölgemizdeki âlimlere ait neredeyse her gün yeni bir divan veya bir yazma eser gün yüzüne çıkmaktadır. Bu da rutubetli oda köşelerinde çürümeye yüz tutan birçok eserin kaybolmasını engellemek ve tarihin bilinmeyen sayfalarında kaybolmaya yüz tutmuş onlarca yazarı tekrar diriltmek açısından son derece önem arz etmektedir.      

Çalışmamıza konu olan Şeyh Abdurrahman Aktepî de mezkûr medreselerde yetişmiş, tedrisatını tamamladıktan sonar talebe yetiştirmiş, Arapça ve Kürtçe eserler bırakmış önemli bir şahsiyettir. 

Aktepe Medreseleri ve Aktepîlerin Eğitim Öğretime Katkıları 

Kürt medreseleri dinî/siyasi/sosyal açıdan ve eğitim açısından bölge halkı üzerinde büyük etkiler bırakmıştır. Aktepe köyünde kurulan Aktepe Medresesi de bunlardan biridir. Aktepe köyü şu an Diyarbakır’ın Çınar ilçesine bağlıdır. Çınar ilçe olmadan önce Aktepe köyü Bismil ilçesine bağlı idi. Aktepe köyü Diyarbakır’a 50, Mardin’e 65 km uzaklıkta olup Diyarbakır-Mardin yolu üzerinde 13 km içeriye doğrudur2. 

Aktepe Medresesi’nin kurucusu Şeyh Hasan (ö. 1863) aslen Hakkari yöresindendir. Şeyh Hasan’ın ailesi dönemin olaylarından dolayı Xerzan bölgesine göç etmek zorunda kalmıştır. Şeyh Hasan, Veysel Karanî’ye yakın olan Baykan ilçesinin Hawêl köyünde doğmuştur. Bir süre Baykan’da kalmıştır. Dönemin ünlü âlimlerinden olan Mela Xelilê Sêrti (ö. 1843) ve Şeyh Salih Sıbki3 (ö. 1852)’nin yanında dini eğitimini tamamlamış ve Şeyh Salih Sıbki’nin halifesi olmuştur4. 

O dönemde Şeyh Salih ile padişah Abdülmecit’in arası çok iyiydi. Şeyh Salih padişaha gönderdiği bir mektubunda halifesi Şeyh Hasen-i Nûrani’den bahsetmiştir. Şeyhinin isteği üzerine, Abdülmecit Han kendisine Aktepe köyünde 52 parsel arazi hibe edilmiş ve kendisi burada bir medrese ve tekke inşa etmek için vazifelendirilmiştir. Bu karardan sonra 1850’li yıllarda Aktepe köyüne gelip yerleşen,  Şeyh Hasan ve ailesi burada bir tekke ve medrese inşa etmiş, bu medrese, Aktepe Medresesi ya da Aktepe Sübyan Mektebi yani Aktepe İlkokulu olarak nam salmıştır.

Şeyh Sırac’ın oğlu Şeyh Fehmi ve kuzeni Şeyh Hasip Diyarbakır’a; Şeyh Muhammed Nur’un oğlu Şeyh Sıddık Ergani’ye; Şeyh Abdurrahman’ın oğlu Şeyh Askerî Birsin’e ve Şeyh Kerbela-yi de Çuli’ye yerleşmiştir. Bu şekilde ailenin dağılmasından sonra Aktepe medresesi de kapanmıştır. Zaten o dönemde medreseler yasaklanmıştır. Şimdi köyde medresenin yıkıntıları, Şeyh Hasen-i Nûrani, Şeyh Abdurrahman-ı Aktepî ve ailenin bazı üyelerinin mezarları vardır. Aynı zamanda medresenin yaklaşık 80 talebesinin veba hastalığından vefat ettiği ve burada gömüldüğü söylenmektedir. 

Bir eğitim kurumu olarak Aktepe medresesinin iki yönü vardır. Bunlardan birincisi Osmanlı eğitim sistemi içerisinde “Sübyan Mektebi” statüsünde olmasıdır. Bilindiği gibi Osmanlı Devleti’nin eğitim sisteminde beş ve altı yaşlarındaki kız ve erkek çocuklarına “sabi” deniliyordu ve onların okullarına “mekteb-i sıbyan” yani “ilkokul” deniyordu5. Sıbyan okulları çoğunlukla camilerin yanındaydı ve büyük bir odadan oluşuyordu. Çoğu zaman devlet büyükleri ya da zengin kişiler tarafından inşa ediliyor ve masrafları da halk tarafından karşılanıyordu6. Burada okuma, alfabe ile başlıyor ve Kur’an, tecvit, dini ahlak, sarf ve nahiv okutuluyordu. 

İkinci yönü ise Kürt eğitim sisteminde çok dilli bir eğitim sisteminin burada icra edilmiş olmasıdır. Aktepe medresesi tasavvufi yönden Basret dergâhına bağlıdır. Medresenin kurucusu şeyh Hasan halifeliği Şeyh Salih-i Sibki’den almıştır. Bu dergâh aracılığıyla Mevlana Xalid-i Şehrezori’ye ulaşır.7

Şeyh Abdurrahman Aktepî’nin Doğumu, Eğitim Hayatı ve Aldığı İlmî Diplomalar

Şeyh Abdurrahman Aktepî, 1854 yılında Diyarbakır’ın Çınar ilçesine bağlı Aktepe köyünde dünyaya gelmiştir. Babası meşhur şeyh Hasen-i Nûrani’dir. İlk tahsilini babasının yanında yaptığı gibi ilim icazetini de babasından almıştır. Babasının vefatından sonra, babasının halifelerinden Molla Muhammed Efendi’nin yanında eğitimine devam etmiş ve kısa bir süre sonra bu zattan halifelik icazetini almıştır. Diyarbakır ve çevresindeki medreselerin yanı sıra Irak ve Suriye gibi ülkelerde de eğitim aldıktan sonra kendi köyüne dönerek, babasının medresesinde ders vermeye başlamıştır. Hilafet aldıktan sonra Aktepe ve çevresinde irşat faaliyetlerine başlamış, geniş bir alana hitap etmiştir8. 

Aktepî, müderris olmasına rağmen okuma, yazma ve araştırmaya ağrılık vermiş. Özellikle babasının kütüphanesinden istifade etmek suretiyle pek çok ilmi sahada eserler kaleme almıştır.

Şeyh Abdurrahman, Şeyh Hasen-i Nûrani’nin en büyük oğludur. Onun dışında Şeyh Hasan’ın;  Şeyh Muhammed Can, Şeyh Muhammed Sîrac ve Şeyh Muhammed Nûr isimli üç oğlu daha vardır. Kaynaklardan öğrendiğimiz kadarıyla iki oğlu; Şeyh Muhammed Can ve Şeyh Muhammed Kerbela babalarının yolundan giderek eser telif etmişlerdir. İkisinin de Kürtçe kaleme alınmış birer divanları bulunmaktadır. İki divan da hem Arap alfabesiyle hem de Latin alfabesiyle yayımlanmıştır9.

Aile Hayatı

Şeyh Abdurrahman dört defa evlenmiş ancak bu evlilikleri art arda olmamıştır. Hanımları vefat ettiği için tekrar evlenmiştir. Rukiye Hanım ile evliliklerinden Muhammet Şevket, Muhammet Kerbela, Muhammed Askeri isimli üç erkek ve Rukiye, Şah-i Nebat ve Pirozhan isimli üç kızı dünyaya gelmiştir10.

Vefatı

Şeyh Abdurrahman, 1910 yılında Diyarbakır’da vefat etmiş ve Aktepe’de babasının yanına defnedilmiştir11.

İlmi Şahsiyeti

Aktepî hem müspet hem de dini ilimlerde söz sahibi bir âlimdir. O tıptan mantığa, edebiyattan Arap belagatine kadar pek çok alanda eser vermiştir.  Şeyh Abdurrahman Aktepî’nin en önemli özelliklerinden biri de astronomi ilmiyle uğraşmasıdır. Ceviz ağacından yapmış olduğu dünya küresi, saat ve takvim çalışmaları düşünüldüğünde kendi döneminde dini ilimler ile müspet ilimleri birleştirdiğini görmekteyiz ki bu durum medrese âlimleri açısından nadirattan sayılmaktadır. Ayrıca Aktepî, büyük bir kütüphane kurmuş, ancak bu kütüphaneden sadece 260 el yazması kitabı günümüze ulaşmıştır. Bu da aslında Aktepî’nin hem ilme verdiği değeri hem de arşivcilik yanını ön plana çıkarmaktadır.

Eserleri

Şeyh Abdurrahman, birçok eser kaleme almış ancak bunlardan günümüze on üç tanesi ulaşabilmiştir. Eserlerinde “Rûhî” mahlasını kullanmıştır. Eserlerinde Arapça, Farsça, Osmanlı Türkçesi ve Kürtçe gibi birçok farklı dili kullanarak zengin bir dil havuzu oluşturan Aktepî’nin edebî sanatlara hâkim olduğunu ve güçlü bir şiir dili oluşturduğunu görmekteyiz. En meşhur eserleri “Mesnevî” tarzında yazmış olduğu “Ravdu’n-Naîm” ve “Dîvân-ı Rûhî” adlı eserleridir. Bu iki eseri de Kürtçedir. Ayrıca râbıta ve tarikat âdâbı üzerine yazılmış iki risâlesi de mevcuttur. Astronomiye olan merakı doğrultusunda ceviz ağacından yapmış olduğu bir dünya küresi ve bölgesel takvim çalışmaları da dikkate değer çalışmalardır. Şeyh Abdurrahman, dinî, itikadi, tasavvufi, fıkhi, kelami, astronomi, fennî, İslami ve edebî alanlardaki birikimlerinin ve ilmi bağlılığının bir sonucu olarak el yazması eserlerden oluşan bir kütüphane kurmuştur. Eserlerine kısaca göz atalım.

Ravdu’n-Naîm 

Kürtçenin Kurmanci lehçesiyle yazılmış manzum bir eserdir. Hz. Peygamberin hayatına dair kesitlerin oldukça yoğun işlendiği bir eserdir. Eser 1884 yılında kaleme alınmıştır. Hz. Peygamber ile ilgili konular başta olmak üzere miraç konusu da etraflı bir şekilde ele alınmaktadır. Kürt edebiyatının ilk ve en kapsamlı mesnevisi ve miraçnamesi12 olması açısından büyük öneme haizdir. Bu eserdeki oluşturduğu yüksek dil zevki ve Kürtçeye giydirdiği selaset sayesinde Aktepî’ye II. Ahmedê Xanî denmiştir. Eser, 35 ayrı bölüm ve 4531 beyitten oluşmaktadır. Aruz vezni ve 11’li hece ölçüsüyle ilk Kürtçe mevlidin edebî şeklini hatırlatmaktadır. Bu eserin 20. bölümünde “Der Mersîyeê Şehzadegan Hesen û Huseyn” başlığı altında Hz. Hüseyin ve Kerbela üzerine yazılmış bir mersiye yer almaktadır ki, bu mersiye Kürt edebiyatındaki mersiyelerin şahı kabul edilmektedir. Pek çok el yazma nüshası yanında eserin orjinal nüshası da bulunmaktadır.  Eserde 35 bölüm mevcuttur. Bölümler kendi aralarında bağımsız konulardan müteşekkildir. Aruz vezninin başarılı bir şekilde uygulandığı eser Klasik Kürt Edebiyatı’nın en önemli eserlerinden birisi olarak kabul edilmektedir. İlk olarak 1966 yılında Ahmet Hilmi el-Koğî tarafından yayımlanmıştır. Bu yayın Arap alfabesiyle yapılmıştır. İkinci kez 1986 tarihinde Zeynelabidin Amedî tarafından yine Arap alfabesiyle yayımlanmıştır.  Üçüncü kez Zeynelabidin Zinar tarafından 1991 yılında Stockholm’da bu defa Latin alfabesiyle basılmıştır13.

Dîvân-ı Rûhî 

Şiirlerinde genelde “Rûhî” mahlasını kullanan Aktepî nadiren de olsa “Şemseddin” mahlasını kullanmıştır. 471 beyit ve 28 bölümden oluşan divan 1876 yılında kaleme alınmıştır.  Bu eserde beyitler halinde ilahi aşk konusu ve tasavvufi meseleler işlenmiştir. Eserde, Osmanlı Türkçesi, Kürtçe, Arapça ve Farsça olmak üzere 4 dilin kullanılma zenginliği dikkat çekmektedir.14 Divan’ın ilk baskısı 1988 yılında Zeynelabidin Zinar tarafından Jîna Nû Yayınevi tarafından Uppsala’da yapılmıştır.15 İkinci baskısı 2002 yılında İstanbul Kürt Enstitüsü tarafından yapılmıştır. Son baskısı da Belki Yayınları tarafından 2013 tarihinde Diyarbakır’da yapılmıştır. Bu baskıların tamamında divan Latin alfabesiyle neşredilmiştir.

Kitâb’ul-İbrîz

Arapça olarak kaleme alınmış olan bu eser, 81 sayfadan oluşmaktadır. El yazmasıdır. Kur’an-ı Kerim’in vahye dayalı bir kitap olduğuna dair delilleri içermektedir16.

Keşfu’z-Zulâm fî Akâidi Farki’l-İslâm

Mezheplerle ilgili kaleme alınan bu eser el yazmasıdır. Bir kaynakta 2517 bir kaynakta ise 3518 sayfa olduğu belirtilmiştir. Eserde İslam’daki mezhepler arasındaki benzerlikler ve farklılıklar incelenmiştir.

Minhâcu’l-Usûl

Fıkıh üzerine yazılan bu eser 50 sayfadan ibaret olup basılmamıştır19. 

Astronomi Üzerine Yazılmış Eser 

Aktepî’nin astronomi ile ilgilendiğinin en büyük delili bu eseridir. Diyarbakır ve çevresindeki ay, güneş, yıldız ve gezegen hareketlerini takip etmiş, ceviz kabuğundan bir küre şeklinde dünya şekli ortaya çıkararak tüm gezegenlerin adlarını bu küre üzerinde isimleriyle yerleştirmek suretiyle bunu eserinde kullanmış, buna ilave olarak astronomi üzerine yazılan bir eserin de çevirmenliğini yapmıştır20.

Takvim 

Aktepî, Aktepe köyü, Diyarbakır ili ve çevresine ait, bir yıllık namaz vakitlerini belirten 18 sayfalık bir takvim hazırlamıştır21.

Kitabu’s-Sarf ve’n-Nahv

50 sayfa civarındaki bu eser Arapça gramerine dairdir22. 

Kitâbu’t-Tıb

Kitap isminden de anlaşılacağı üzere tıp üzerine yazılmıştır. Hangi hastalığa nelerin şifa olacağına dair malumatlar vermektedir.

Risâle

1894 tarihli ayrı bir manzumesi ve 17. yüzyıl Osmanlı şairlerinden Nabi’nin yazdığı bir gazele üç mısra ekleyerek yazdığı Türkçe bir muhammesi vardır23. 

Kitâbu’l Mantık 

Aktepî, mantık üzerine her biri yaklaşık 90 sayfa civarında iki eser yazmış, bu eserlerinde mantıkla ilgili açılımlara yer vermiş, ayrıca felsefi konulara da değinmiş ve bazı hususlarda isabetli yorumlar yapmıştır.24

Risâletu’r-Râbıtâ 

Tarikattaki rabıta hususunu ele almış ve rabıtanın caiz olduğu kanaatini ispatlamıştır.

Risâletu’l-Edeb ve’l-Âdâb

Bu eserde Aktepî, tarikat mensuplarının uymaları gereken prensipler hakkında bilgi vermektedir25.  

Sonuç

Aktepe Şeyhlerinin ilk ve en çok eser bırakan âlimi Şeyh Abdurrahman Aktepî’dir. Bu yönüyle kendisinden sonrakilere örnek olmuştur. Aktepî; edebiyattan gramere, astronomiden İslam hukukuna dek pek çok alanda eser vermiş velûd bir şahsiyettir. Hem müsbet hem de dini ilimlerle uğraşıp, her iki sahada da eser vermesi onu pek çok medrese âliminden ayırmakta ve onun çok yönlü âlim kişiliğini ortaya koymaktadır.  

Şüphesiz onun en meşhur eserleri Kürçte kaleme aldığı Rewd’naim ve Divan’ıdır. Elbette tasavvuf ile ilgili eserlerini de zikretmek gerekmektedir. Çünkü o aynı zamanda Nakşibendi tarikatının önemli halifelerindendir. Bu bağlamda Rewd’naim ve Divan’ında da tasavvufi coşku başarılı bir şekilde işlenmiştir.

Aktepî, eserlerinde Arapça, Osmanlıca, Kürtçe ve Farsçayı iyi bir şekilde kullanmak suretiyle çok dilli bir âlim olduğunu ispatlamıştır.

Kürtlerin İslam’ı kabul ettikten sonra oluşturdukları edebiyata bugün Klasik Kürt Edebiyatı adı verilmektedir. Bu edebiyatın mimarları medrese hocaları ve bu hocaların mekânı da medreselerdir. Bu açıdan denilebilir ki, bu medreseler hem İslami ilimlerin neşv û nemasına vesile olmuş hem de Kürtçenin korunup günümüze gelmesinde önemli rol oynamıştır.

Klasik Kürt edebiyatında dini, tasavvufi hususiyetler çok net bir şekilde ön plana çıkmaktadır. Melayê Cizîrî bu tahtın üstüne oturan bir otoritedir. Bu klasik yol ve tasavvufi gelenek Feqiyê Teyran, Melayê Batê ile Ehmedê Xanî ile büyük merhaleler kaydetmiştir. Bu edebiyat akımının 19. yüzyıldaki en güçlü temsilcilerinden biri de kuşkusuz Şeyh Abdurrahman Aktepî’dir.

Kürt tasavvuf edebiyatında öne çıkan imgelerin neredeyse tamamını (saki, mey, kadeh, meyhane…) Aktepî’nin eserlerinde özellikle Rewd’naîm’de görmek mümkündür. Medreselerdeki eğitim ortamının sağladığı olanaklarla yorum yeteneği gelişen Kürt şeyh ve melelerinin tasavvuf edebiyatında kullandığı kavramlar, aslında gerçek anlamı yansıtmaz. Örneğin şarap ya da mey kavramı, neredeyse bu kavramın kullanıldığı tüm edebî ürünlerde Allah’ın hikmetlerine, ilahi kudretine karşılık gelir. Bazen de Muhammedî hakikate karşılık olarak da kullanılır. Saki, sıradan bir şarap dağıtıcı değil, yol gösterendir, ermiş bir kılavuzdur. Meyhane de çoğu kez içinde ilim irfanın olduğu, dünya ve ahiretin öğretildiği medresedir26. 

Aktepî’nin, Kürtçe eserlerinde Melayê Cizîrî, Ehmedê Xanî, Melayê Batê gibi büyük ediplerden etkilendiği açıkça görülmektedir. Zaten klasik Kürt edebiyatı konusunda günümüze kadar gelebilen şairlerin neredeyse tamamının Melayê Cizîrî’den etkilendiklerini söylemek abartı olmaz. Aktepe şeyhlerinin ve şairlerinin piri Şeyh Abdurrahman da bu kategoriye dâhildir.

Aktepî hakkında Murat Özaydın tarafından 2008 yılında yapılan doktora tezi kayda değer ciddi bir çalışmadır. Hayatı, eserleri ve tasavvufi görüşlerini irdeleyen eser bu sahanın araştırmacılarına ışık tutmaktadır. Ancak Aktepî’nin edebi yönü, belaği vechesi ve müsbet ilimler hususundaki kabiliyeti gibi mevzular tezlere konu olmamıştır. Özellikle Klasik Kürt Edebiyatı alanındaki katkıları bu güne kadar incelenmiş değildir. Bu mütevazı çalışmanın bu konuyu nihayetlendirmeye/derinlemesine irdelemeye imkânı yoktur. Bu bakımdan özelde Şeyh Abdurrahman genelde Aktepe Köyü bir Kürt edebıyatı merkezi (Navendeke Wêjeya Kurdî) olarak mercek alntına alınmalıdır.