İsmail Şanlı - Çınar Kaymakamı
Çınar Kaymakamı
  • Kaymakamımızın Mesajı
  • Saygıdeğer Çınarlılar, Kıymetli Mesai Arkadaşlarım, Resmi Gazetede yayımlanan İçişleri Bakanlığı’nın atama kararnamesi ile Kaymakam olarak atandığım Çınar İlçesinde göreve başlamış bulunmaktayım. Güzide ilçemiz Çınar'da siz değerli halkımıza hizmet etmenin büyük bir onur olduğunu ve ağır bir sorumluluk gerektirdiğini öncelikle belirtmek isterim. Toplumda huzur ve güvenin sağlanması, eğitim ve sağlıkta kalitenin yükseltilmesi, şehit ve gazi ailelerine, yaşlılarımıza, yardıma muhtaç vatandaşlara, korunmaya muhtaç çocuklarımıza ve engellilerimize sürekli ve kaliteli hizmet sunumu, halkın yaşam kalitesinin artırılması, kurumlar ve şehrin dinamikleri arasında uyum en çok üzerinde duracağım, takip edeceğim ve destekleyeceğim konulardır. Kaymakamlığım süresince, adalet, tarafsızlık, sevgi ve hoşgörü içerisinde görev yapma bilinci ve gayretiyle hizmet edeceğim. Mesai arkadaşlarımla birlikte çalışmalarımızı yürütürken kanun ve hukuk çerçevesinde; vatandaşın yerine kendimizi koyarak empati yapmaya, problemlerin çözümünde sonuç odaklı davranılmasına, görevin ve işin hakkının verilmesine, karşılıklı saygı, işbirliği ve koordinasyon içerisinde hizmet etmeye, kamu hizmetlerini çağdaş niteliklerde sunulması ve vatandaşlarımızın buna kolay ve çabuk bir şekilde erişmesi yönündeki çalışmalara gayret gösterilecektir. Çınar İlçemizin daha ileri bir noktaya götürülebilmesi için; saygıdeğer Çınarlılar'ın, milletvekillerimizin, siyasi parti temsilcilerinin, belediye başkanımızın ve meclis üyelerimizin, il genel meclisi üyelerinin, üniversitemizin, muhtarlarımızın, sivil toplum kuruluşlarının, kamu kurum ve kuruluşlarında bulunan mesai arkadaşlarımın, katkı ve desteklerini, tecrübelerini, bilgilerini, emeklerini esirgemeyeceklerine olan inancım tamdır. Birlikte çalışacağım mesai arkadaşlarımın görev ve sorumluluk bilinciyle güzel bir ekip olarak Çınar’a en iyi şekilde hizmet etmeye çalışacağız. Bu vesile ile Çınar halkını, kurum ve kuruluşlarımızda çalışan siz değerli çalışma arkadaşlarımı sevgi ile selamlıyorum.
  •   Kaymakamın Biyografisi
  • İsmail ŞANLI 1981 Yılında Sivas’ta Dünyaya Geldi. İlk ve Orta Öğrenimini Sivas’ta, Ankara Gazi Üniversitesi Kamu Yönetimi bölümünde lisans, Dicle Üniversitesinde yüksek lisans eğitimi aldı. Maliye Bakanlığı ve Jandarma Genel Komutanlığında çalıştı. İçişleri Bakanlığı tarafından açılan Kaymakamlık Sınavını Kazanarak Tokat Kaymakam adayı olarak atandı. Çorum Uğurludağ, Bolu Kıbrısçık ilçelerinde Kaymakam Vekilliği, Yozgat Kadışehri ve Diyarbakır Hani ilçelerinde Kaymakamlık görevini müteakiben 23 Ağustos 2013 tarihinden itibaren İlçemizdeki görevine başlamıştır. İngiltere Manchester Üniversitesinde 9,5 ay süreyle Dil, Kamu yönetimi ve İngiltere Kamu Yönetimi alanında eğitim ve incelemelerde bulundu. Türkiye Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü TODAİE) 40. Dönem Kamu Diplomasisi programını bitirdi, Kara Harp Okulu, Jandarma Okullar Komutanlığı bünyesinde Subay Temel Askerlik ve Subaylık Anlayışı kazandırma ve Subay Temel Kursunu aldı. Avrupa girişimcilik ödülüne ülkemizi temsilen yürüttüğü bir proje kosgeb tarafından aday gösterilmişti. Girişimci İş Adamları Vakfı tarafından yılın kamu yöneticisi ödülü, yozgat ekonomisini değer katanlar ödülü aldı. Avrupa Birliği Projelerinde koordinatörlük görevleri ile Kadın ve çocuğa yönelik şiddet konularında bildirileri bulunmaktadır.
  • Kaymakam'a Mesaj Gönder

  • Projeler
  • cinaryaziisleri cinarkymk
Tasavvuf Ve Dini Yaşam

Tasavvuf Ve Dini Yaşam

Çınar’da Medfûn Bulunan  Meşâyih ve Mutasavvıflar
 

Kur’an’ı Kerîm’de, ümmetlerine tevhit inancını ileten büyük şahsiyetlerle onlar karşısındaki negatif liderler arasında meydana gelen olaylar sunulurken şu husus dikkati çeker: Peygamberler her zaman toleranslı, nazik, yumuşak ve samimi davranmışlardır. Tehdit unsurunu kullanmamışlardır. Anlaşma zemini bulunduğu müddetçe işi silahlı eyleme döktürmemişler, her hâlukarda “silm” yani barış yolunu açık tutmuşlardır.
Karşı tarafta yer alan diktatörler ise; sert, acımasız, gaddar ve insafsız bir görüntü sergilemişlerdir. Hz. Musa (a.s.)’nın getirdiği dine boyun eğen sihirbazlara karşı Firavun’un tavrı, Hz. İbrahim (a.s.)’in davetine karşı ateşten başka çıkış bulamayan Nemrut’un bağnazlığı, Karun’un, Haman’ın, Ashab-ı Uhdud’un, Fil ashabının, peygamber kavimleri aristokratlarının insaf bilmez kişilikleri, ilahi davet karşısındaki “kadim telaşı” çok net bir biçimde ortaya koymaktadır.
Tevhit inancını sunmak noktasında olan insanlar muhatap kim olursa olsun, yumuşak ve kuşatıcı tavırlarını terk etmemişlerdir. Hz. Lokman (a.s.)’nın oğluna tavsiyede bulunurken kullandığı nazik ifadelerden çok önce “Ey oğulcuğum” diye başlaması, Hz. İbrahim (a.s.)’in put imal eden babasına, aşağıdan alarak saygı ve merhametle, hitabına “Babacığım” tarzıyla başlaması hayati önem taşıyan noktalardır.
Asrımıza gelindiğinde, İslam’ı anlatmak zorunda olan, âlimler, velîler, din büyükleri ve Allah (c.c.) dostları dediğimiz davetçilerin bir türlü koruyamadıkları işte bu hassas çizgidir. İtici, yatışmaz ve insaf kabul etmez görüntümüz dışında; kullandığımız üslup, seçtiğimiz cümleler, verdiğimiz örnekler çoğu kez kalbi İslam’a açılacak insanlara da maalesef kapıyı kapatmıştır. İslam’ı en iyi biz biliyoruz, anlattığımız her şey tartışılmaz doğrulardır şeklinde özetleyebileceğimiz sert yapımız, bazen bizim de hatalarımızı düzeltmeden yaşayıp gitmemize sebep olmaktadır. İslam’a, camiye, cemaate, Kur’an’a yabancı olan yüz binlerce insanın ürkütücü cehaletinde; daha çok tebliğ görevini gerektiği tarzda yerine getirmeyen insanlarımızın büyük rolü vardır. Camiye gelen Müslümanları doyuramamaktayız, yeni problemler karşısında vahiy kaynaklı çözümler sunamamaktayız. Cami dışındaki dünyada ise hiç ama hiç denecek kadar kötü bir pozisyonda ne acıdır ki sesimiz-soluğumuz duyulmamakta, varlık-yokluk arasında bir ikilem yaşanmaktadır.
Kendimizi Nuh (a.s.)’un gemisindeki mü’minlere benzetip, bütün dünyayı tufanda kabul etmenin insanlığa sunacağı müspet bir mesajı yoktur. Tâif’te taşlara hedef olurken bile, rahmet duası yapmaktan vazgeçmeyen Hz. Muhammed (s.a.v.)’in geniş merhametini İslam’ı bilen her Müslüman olarak bizzat taklit etmek zorundayız. O zaman belki çevremizde gördüğümüz, küfür, cehalet ve dengesizliklere neşterimizi vurabilir, insanlara ulaşabilme imkânını yakalayabiliriz. O zaman İslam’ı ters yüz ederek, değiştirerek, nassları tahrif ederek sinsice karalamaya çalışan kitapların, dergilerin, gazete ve her türlü kitle iletişim araçlarının meydana getirdiği fitne ve karalama yangınını söndürebiliriz.
Bu nedenle insanlarımızın bize gelmesini beklemeden biz onlara gitmeli, kapılarında direnerek, zorluklara katlanarak, İslam rahmetinin onları da kuşatmasını sağlamaya çaba sarf etmeliyiz. Aksi takdirde onların düştüğü çukurun altını biraz da biz derinleştirmiş oluruz ve rûz-i mahşerde bunun sorumluluğundan ve vebâlinin ağırlığından dolayı hesap veremez duruma geliriz.
İslam’ı anlatacak insanların izleyecekleri bazı öncüller, temel ilkeler olmalıdır. Daha doğru bir ifadeyle Peygamber (s.a.v.)’in Mekke ve Medine dönemlerindeki pratiğini bir program dahilinde bilmek, bize hayatımızda, gerek ikili, gerekse toplumsal ilişkilerimizde oldukça büyük faydalar sağlayacaktır.
Zaman devamlı akıp giderken birçok şeyleri de beraberinde alıp götürmektedir. Dünyadaki hizmeti ahirete taşıma gayreti ile ömür süren insanlar bu fâni alemden göçüp gitmiş olsalar da hâlâ aramızda yaşamaktadırlar.
Maddi hayatımızı idame için Hakk (c.c.)’ın lütfettiği vasıtalar, ulvi gayelere yöneltilmedikçe topluma hiçbir fayda sağlayamazlar. Bu fani dünyadan nice sultanlar, nice Karunlar gelip geçerek, her biri isyan karanlıklarında kaybolup gitmişlerdir. İnsanların gönlünde taht kuran müstesna şahsiyetler ise ebediyete doğru beşerin vicdanında tarih olmuşlardır.
Büyük insanlar, büyük milletlerin bağrından fışkıran hayat pınarlarıdır. Milletleri kuran irade, âbide şahsiyetlerin varlığı ile gerçekleşir. Peygamberimizden günümüze kadarki tarihî seyir içerisinde değişik ilim dallarında binlerce Fukaha, Muhaddis, Mutasavvıf, Tarihçi, Müfessir (v.s.) gibi önemli şahsiyetler göze çarpmaktadır.
Bu şahsiyetlerden en önde geleni XIX. ve XX. yüzyılları arasında Diyarbakır’da yaşamış bulunan 54 yıllık ömrünün tamamını, tasavvufa ve ilme adayan, medrese eğitimi almış, din, itikat, fıkıh, tasavvuf, kelâm, astronomi ve edebiyat alanlarında olduğu gibi İslami, fennî ve edebî konularda da kendini her yönden mükemmel bir şekilde ikmâl etmiş, ilim ve icazet sahibi, ehli takva, ehli tasavvuf ve bir mürşit-i kâmil olan şeyh Abdurrahman Aktepe hazretleridir.
Abdurrahman Aktepe
Şüphesiz tarih, çok büyük insanları ebedîleştirmiştir. Yüce Allah yoluna davet eden, birçok salihlerin ve büyük evliyaların isimlerini sahifelerinde tescil etmiştir. Fakat tarihin geniş kapılarına giren ancak evliyadan bir bölümüdür. Büyüklerden azınlık bir kısımdır. O kısım ki üstün ahlakla süslenmiş ve yüce faziletlere haiz olmuştur.
Bu aziz ve az tâifenin içerisinde yer alan mümtaz şahsiyetlerden biri de Rabbâni kutup, Yüce Allah’ın ipine (İslam dinine) sımsıkı sarılan, Resulullah’a aşık, müridlerinin efendisi, senedi, dayanağı, iftiharı, istimdat kaynağı Nakşbendî tarikatının büyük şeyhlerinden biri olan Şeyh Abdurrahman Aktepe hazretleridir. Yüce Allah sırrını pak eylesin. Bizleri ve tüm Müslümanları feyzine nail eylesin.
Şeyh Abdurrahman hazretleri yaşamış olduğu köye nisbetle, “Aktepe”olarak anılmıştır.1 Şeyh Abdurrahman; yaşamış olduğu dönemde bir medresesi olan, devrinin önde gelen ilim adamlarından biri ve Nakşbendî Tarikatı mürşitlerinden biri olan Şeyh Hasen-i Nûrani ’nin oğludur.
Şeyh Abdurrahman kendi eserinde kendisi hakkında şu bilgilere ulaşmaktayız: Şeyh Abdurrahman; isminin Abdurrahman, mahlasının “Rûhi” olduğunu, birçok şiirlerinde bu mahlası kullandığını, bazen de “Rûhiyâ” (Ey Ruhi) şeklinde telaffuz ettiğini, “Şemsüddîn” ismini çok sevdiğinden bu ismi de kendisine lakap olarak kullandığını ifade etmektedir. Beyitlerin devamında ise mezhep imamının Şafii, akide imamının Eş’arî, tarikat olarak da Nakşî-Hâlidî olduğunu beyan etmektedir. Bu beyitleri burada zikretmemizin faydalı olacağı kanaatindeyiz:
Şu zayıf ve güçsüz kul Abdurrahman’dır.
Lakabı Şemsüddin, kendisi zâlim ve câhildir.2
Ciğeri pâre pâre, Şafiî, Rûhî.
Yüzü kara, vatan olarak Aktepî.
Îtikattaki imamı Eş’arî.
Bilki tarikat olarak Nakşî-Hâlidî.
Nakşîlerin seccadesini kendine kemer edinen.
O velîlerin sadık hizmetkarlarından biridir. 3
Şeyh Abdurrahman, bambaşka şahsiyet sahibi bir insandı. Girdiği her mekânda ve her yerde hiç çekinmeden Yüce Allah yoluna davet ederdi. İnsanları, büyük bir dehâ ve genel bir çağrıyla yol göstererek irşat ederdi. Öyle ki onun çağrısı şümûlü erkeği, kadını, büyüğü, küçüğü, amiri, memuru, fakiri, Arabı ve Acemi içine almaktaydı.
Şeyh hazretlerinde, güzel ahlak, insani olgunluklar kemâli ile mevcut idi. Güçlü bir imana, yüksek bir hizmete, salih bir amele, yılmaz bir iradeye, keskin bir akla, görür bir basirete sahip idi. Bu meziyetleri ve bunlara benzer yeteneklerinin kaynağı ise üstün takvası, mükemmel ihlası, haramlardan sakınma, iyilik dolu, halis ve güzel niyetli oluşunda gizli idi.
Şeyh hazretleri iman için, parlayan bir güneş, fışkıran bir kaynak gibiydi. Dergâhından ayrılmayı istemeyen seçkin, ilmi ile amil bir şahsiyetti. Yüksek ilmi sayesinde âlimleri terbiye eder bu şekilde ariflerin bayrağını yükseltirdi. Tarikatı Nakşbendiyye’nin âşığı, Yüce Allah’ın dininin güvenilir bekçisi idi.
Şeyh Abdurrahman hazretleri, insanlara gayet açık, sade ve anlaşılır bir dille hitap eder ve onları şu şuura erdirirdi: 
“Mutluluk ve insan için gerçek ve ebedî hayat, ancak Allah’a bağlanmakla ve dosdoğru tarikat yürümek ile tamam olabilir. Böyle bir şuûru vermekteki asıl gaye şudur: Bu devirde insanoğlu, izzet ve onurunu, saadet ve mutluluğunu Allah’ın dininden uzak kalmakta ve harama girmenin gölgesinde gerçekleşebileceğini hayal etmekte olduğu için, yukarıda zikredilen hususlarla bilinçlendirmek ve yönlendirmek âdeta bir farziyet mesabesindedir.” 
buyurmuştur. Şüphesiz bu övülür hasletler ve güzel menkibelerin bir şahısta toplanması eşine az rastlanır hadiselerdendir. Fakat görüldüğü gibi tüm bu güzel hasletler ve meziyetler, Cenab-ı Mevlâ’nın inayetiyle büyük kutup ve mürşit Şeyh Abdurrahman hazretlerinin şahsında yerleşmiştir. Bundan dolayıdır ki, ümmet daima bu şahsiyetin güzelliklerini anmaktadır. Şeyhin örnek hayatından anlamlar çıkararak ilham almaktadırlar. Şeyhin hayat tarzı, Kur’an ve sünnete bağlılığı, takvası, ihlası, doğruluğu ve sadakati gibi meziyetleri kendisinden sonrakilere birer örnek olmuştur. Bu hasletlerinden dolayı, sevgisi gönüllerin tamamını celbetmiş, onun bu güzellikleri ruhları ve nefisleri esir eylemiştir.
Şeyh Abdurrahman hazretlerindeki bu güzelliklerin bir yansıması olarak devrin Osmanlı hükümdarı sultan Abdülmecit Han ziyaretine gelmiş, şeyhe olan teveccühünün bir nişanesi olarak Aktepe köyü ve çevresindeki geniş bir araziyi, irşat vazifesinde ve tekkenin faaliyetlerini daha iyi yürütmek adına şeyhe hibe bağlamında hediye etmiş, hatta gönderdiği bir fermanla da bu işi âdeta resmîleştirmiştir.4
Şeyh Abdurrahman hazretleri kendine örnek olarak, başta Resulullah Efendimizi seçmiş, ardından Hulefâ-i Râşidini, seçkin sahabeleri ve onların yolundan giden müctehit ve imamların ve tarikat büyüklerinin sıkı takipçisi olmuş ve onların hayatındaki güzellikleri ve üstün meziyetleri hayatında uygulamayı başarabilmiş büyük bir mürşit-i kamildir.
Yukarıda zikrettiğimiz hususlar sebebiyle, insanlar gruplar hâlinde, cemaat, cemaat, ona bey’at ederler, intisâb ederlerdi. Daha önce hiç benzeri bulunmayan bir şevk, bir yönelme ve büyük bir sevgi ile tarikatına bağlanmak isterlerdi. Bu sevginin bir alâmeti olarak, şeyhin vefat yıldönümünde her yıl yaklaşık 100.000 kişi türbesini ziyaret etmektedir. Bu ziyaretlerde insanın aklına hemen şeyhin bu kerametli sözü gelmektedir: 
“Dostlarım, emri Hakk tecelli edince insanlar ölürler ve zaman ilerledikçe bir süre sonra insanlar artık unutulur ve akla hayale gelmez olurlar. Ancak ben fakir Abdurrahman Cenab-ı Mevlâ’nın sonsuz inâyet ve rahmetiyle inşallah unutulmayacağım ve ölümümden sonra yıllar geçtikçe, zaman ilerledikçe daha da yenileneceğim ve hatırlanacağım.” 
Bu sözün alameti olarak her yıl gittikçe katlanarak artan sayıda ziyaretçi akınıyla karşılaşılmaktadır.5
Şeyh hazretleri, irşat, tarikat, süluk, ibadet, takva, cömertlik, fazilet, atılganlık, cihat, sadelik, velîlik, yumuşamayı bilmeyen Hakk kelamı, haramlardan ve şüphelilerden sakınma ve züht hayatı itibarıyla takipçisi olduğu büyükleri andırmış ve hayatının son anına kadar bu çizgisinden ayrılmamış ve bu prensiplerinden asla taviz vermemiştir.
Şeyh hazretleri, Resulullah aşkının bir eseri olarak, her yönüyle onun varisliğine tam bir örnek teşkil etmekteydi. Suretçe, siretçe, sülukça, terbiyece, cihadça, ilim ve amelce kâmil, mükemmel ve münevver bir insandı.
Bütün bu bol ve üstün manalar onun şahsiyetinde toplanmış durumdaydı. Şeyh hazretleri ümmet bilincine sahip, nadide bir şahsiyetti.
Şeyhin vefatından sonra dahi, vefatının üzüntüsüyle dolu gönüller, hüzün ve hasrete gark olmuş, fakat müritlerinin ve sevenlerinin bağrında kalplerinin derinliklerinde şeyhin manevi hayatı onlar için en büyük teselli kaynağı olmuştur.
Şeyh Abdurrahman hazretlerinin kutupluk makamına yükselmesi ve halkı irşat etmesi, İslam tarihi açısından son derece olumlu ve faydalı bir iz, hak manada bir tasavvuf içinde sağlam bir fikir oluşturmuştur. Çünkü şeyh hazretleri o pak ve parlak tarikatı Nakşbendiyye’nin âdâbında Selef-i Sâlihîn yolunu takip etmiş, çizgisinden asla taviz vermemiş, yaşadığı sürece sapasağlam bir şekilde değişmeler, katlamalar ve atamalar olmaksızın tarikatı canıyla, malıyla layıkıyla korumasını bilmiş, muhafaza etmiş ve kendisinden sonrakilere şerefle takdim etmiştir.
Şeyh Hâli̇d-i Cezerî
İnsanları Hakk’a davet eden, onlara doğru yolu gösterip, hakiki saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i Âliyye” denilen büyük âlim ve velilerin 31.’sidir.6
Anadolu’nun manevi zenginliği olan Allah dostlarındandır. Cizre’de doğdu. Doğum tarihi bilinmemektedir. 1255/1839 yılında vefat etti. Türbesi, Şimas’ın Basret köyünün karşısındaki kabristandadır.7
Tasavvufda büyük velilerden Mevlâna Hâlid-i Bağdâdi Hazretleri’nin sohbetlerinde kemale erdi. İlim tahsiline Cizre’de başladı. Sonra Irak’ta Mevlâna Hâlid-i Bağdâdi Hazretleri’nde zahir ve batın ilimlerini tahsil etti. Aynı zattan icazet alıp, irşat için memleketine döndü. Bir müddet Cizre’de ilim ve irşat hizmetleriyle meşgul oldu. Sonra Buhtan Dağı köylerinden Basret’e gitti.8
O sırada Buhtan aşiretlerinden iki aşiret arasında büyük çatışma çıkmıştı. Bu kabileleri barıştırmaya gitti. Onları barıştırdı ve o yörede irşat hizmetlerinde bulundu, bu köyde bir cami ve birde tekke yaptırdı, aynı köye yerleşti.
Bulunduğu bölgede, ayrıca Siirt ve Mardin yörelerinde adı duyulup, pek çok insan sohbetine geldi. Devrin ve bölgenin meşayihi Molla Halid Siirdî de merkebine binip onun bulunduğu Basret köyüne kadar gider, sohbetinde bulunurdu.
Şeyh Seyyid Sibğetullâh-i Arvâsi Hazretleri, Hâlid-i Cezerî Hazretleri’ni yanında zahiri ve batini ilimleri tamamlamak üzere “Bende nasibin yok” diyerek amcası Seyyid Tâha Hazretleri’nin yanına göndererek Seyyid Tâha’dan icazet almasını söyledi.9
Şeyh Hâlid-i Cezerî Haz­ret­le­ri’nin en büyük kerameti, şer’i şerîfe uyması idi. Pek çok insanın saadete kavuşmasına vesile olmuştur. Bunlardan biri Şeyh Hamid Mardinî’dir. Bu zat Mardin ve yöresinde irşat ile görevlendirildi. Diğer halifesi de Şeyh Salih-i Sıbkî’dir.10
Şeyh Hâlid-i Cezerî’nin halifelerinden Şeyh Salih-i Sıbkî Hazretleri’nin talebelerinden hilâfete hak kazanan Şeyh Hâlid-i Cezerî’nin damadı Şeyh İbrahim, Şeyh Hasen-i Nûrani ve Şeyh Hâmid-i Mardini’ye der ki; “Siz hilâfete hak kazandınız ancak edeben gidin üstadım olan Şeyh Hâlid-i Cezerî’den hilafeti alınız.” demiştir ve bu üç zat da gelip Şeyh Hâlid-i Cezerî’den hilâfet almışlar.11
Yüce Allah sırrını mukaddes ve mübarek kılsın.
Şeyh Salih-i Sıbkî
İnsanları Hakk (c.c.)’a davet eden, onlara doğru yolu gösterip, hakiki saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i Âliyye” denilen büyük âlim ve velilerin 32.’sidir.12 Bitlis velilerindendir. Aslen Bitlislidir. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Şeyh Salih-i Sıbkî (k.s.) Hazretleri, (h.1269/m. 1852) senesinde Cizre’nin Buhtan Dağı köylerinden Basret’te vefat etti. Türbesi bu köydedir. Evliyanın büyüklerinden Şeyh Hâlid-i Cezirî’nin sohbetinde kemale erdi. Bu hocasının ikamet ettiği Basret köyüne gidip ondan zahiri ve batıni ilimleri öğrenip hilafetle şereflenerek icazet aldı. Hocasının vasiyeti üzerine vefatından sonra Basret köyünde insanları irşat ile meşgul oldu ve bölgenin halkını irşat etti.13
Kerametleri pek çoktur. Cinler de onun sohbetinden istifade etmek için huzurunda toplanırdı. Buhtan Emiri Bedir Han’ın oğullarından biri ölmüştü. Talebelerinden bir kısmı ile birlikte Bedir Han’a taziyeye gittiler. Talebeleri yolda, Emire; “Allah ecrini artırsın, sabır versin.” gibi şeyler söylenmesi için aralarında konuştular. Bedir Han onların geldiğini duyunca adamlarıyla birlikte karşılamaya çıktı. Şehir dışında karşılayıp Şeyh Salih-i Sıbkî Hazretleri’nin elini öptü. Atının üzengisinden tutup arkasından yürüdü. Şehre girince oturdukları mecliste emirler, âlimler ve halk toplandı. Saygı ile huzurunda oturdular. Bedir Han’a oğlunun vefatından dolayı başın sağ olsun derken Emire sanki bir talebesine hitap eder gibi; “Allah ecrini arttırsın. Ey Emir! Oğlunun vefatını duyunca çok sevindim! İnşallah diğer oğullarının büyüğü, küçüğü de ölür! Yaşarlarsa senin gibi zalim olurlar!” Bu sözleri söyleyince; meclisinde bulunanlar ve talebeleri Emir Bedir Han’ın zalim bir kimse olduğunu bildikleri için kızıp ona zarar vermesinden çok korktular. Emir çok kızmasına rağmen bir şey diyemedi. Ancak kendi kendine: “Ben bu zatı bir tecrübe edeyim. Eğer gerçekten veli bir zat ise ona talebe olurum. Öyle değilse şiddetli bir ceza vereyim!” dedi.
Şeyh Salih-i Sıbkî köyüne döndükten sonra, Emir, adamlarından birine helal malından kırk mecidiye para verdi. Bu paraların arasına da haram bir para karıştırdı. Eğer bu haram parayı ayırmadan hepsini alırsa o veli değildir, diyerek gönderdi. Emir’in adamı Basret köyüne varıp paraları Şeyh Salih-i Sıbkî hazretlerine verip: “Bunlar size, Emir Bedir Han’ın hediyesidir” diyerek kırk mecidiyeyi önüne koydu. Emir’in helal paralar arasına karıştırdığı haram parayı göstererek; “Bunu Emir’e götür. Bu para haramdır. Onun helal malından değildir!” diyerek gelen kimseye geri verdi. Emir’in adamı gelip durumu anlatınca, Emir Bedir Han onun veli bir zat olduğunu anlayıp ona âşık oldu. Huzuruna gidip elini öptü ve sadık talebelerinden olup, adil, tebaasını gözeten, haktan ayrılmayan bir emir oldu. O kadar adil ve güzel ahlaklı bir emir oldu ki, adaleti ve güzel ahlakı, âlimler ve halk arasında darb-ı mesel halini aldı.14
Şeyh Salih-i Sıbkî hazretlerinin Şeyh Yahya isminde bir oğlu vardır. Talebesi Şeyh Kâsım El-Toğari tarikata girer amel etmeye başlar. İlimde de büyük yol kat ederek mecuzi olur. Şeyh Salih-i Sıbkî vefatına yakın Şeyh Kâsım’ı Şeyh Hasen-i Nûrani’ye gönderir. İcazetini Şeyh Hasen-i Nûrani’den alması gerektiğini söyler.15 
Şeyh Salih-i Sıbkî Hazretleri’nin halîfeleri şunlardır: Şeyh İbrahim, Şeyh Hâmid-i Mardini, Şeyh-ül-Hazin lakabıyla meşhur Şeyh Muhammed Fersafi, Şeyh Muhammed Aynî, Şeyh Muhammed Ahtâbi, Şeyh Hasen-i El-Nûrani’dir.16 Vefatına yakın halifelerinden Şeyh Muhammed Aynî’nin makamına geçip, Basret de kendine vekâlet etmesini vasiyet etti. Şeyh Hasen El-Nûrani’yi Diyarbakır’ın Bismil ilçesi Aktepe Köyüne irşat ile vazifelendirmiştir.17 Şeyh Salih-i Sıbkî Hazretleri; talebelerinden hilafete hak kazanan Şeyh İbrahim, Şeyh Hasen-i Nûrani ve Şeyh Hamid-i Mardini’ye der ki; “Siz hilafete hak kazandınız ancak edeben gidin üstadım olan Şeyh Hâlid-i Cezerî’den hilâfeti alınız!” demiştir ve bu üç zat da gidip Şeyh Hâlid-i Cezerî’den hilâfet almışlar.18 Basret köyündeki türbesi ziyaret mahallidir. Türbesine ziyarete gelenlerden gereken edebi göstermeden içeri giren kimselerin, bir belaya tutulduğu halk arasında meşhurdur.19
Şeyh Kasim El-Hâdî (Altun Akarli)
Aslen Şırnak’ın Derveş köyünden olan Şeyh Kâsım, yörenin tanınmış bey ailelerinden olan “Bedirhaniler” den olup, resmî ilim görevlisi payesine sahip olan Hasan Efendi’nin oğlu ve sırasıyla nam yapmış olan; Sefer, Şibli ve Ömer Efendi’nin de torunudur.20
Şeyh Kâsım Efendi, daha küçükken ilim tahsili için tedrisata gönderilir ve uğurlama esnasında annesi kendisine “Oğlum sakın ağaların ve beylerin yemeğini yeme, parasını alma. Çünkü çoğunun mülkünde haram vardır, ben seni, elimden geldiğince kimseye muhtaç bırakmadan okutacağım” der ve uğurlar.
Şeyhin annesi gerçekten bu uğurda evinde neyi varsa, çanak, çömlek cinsinden ne varsa onların hepsini satarak oğluna harcamış ve işte böyle daima helal yoldan beslenen paralarla büyüyen bu çocuk güzel bir şekilde yetişerek layık olduğu şeyhlik makamına ulaşmıştır.
Şeyh Kâsım, ilim tahsilini Muş’un köylerinden birinde bitirerek icazet alır, aynı zamanda ilim tahsili sırasında Şeyh Salih-i Sibkî’nin yanında tarikata girer ve müridi olup amel etmeye başlar.21
Şeyh onları Diyarbakır’da yakalar, görüşür ve helallik isteyerek ayrılırlar.
Şeyh Kâsım buradan geri dönerken, yolunun üstündeki “Aktepe” köyünde bulunan ve aynı zamanda şeyhinin halifesi olan Şeyh Hasen El-Nûrani’nin yanında birkaç gün misafir kalır, ardından izin alıp memleketine geri döner. Bir müddet sonra akrabalarını görmek için tekrar Diyarbakır’a gelir ve yine dönüşte Şeyh’in misafiri olur. Şeyh Hasan Efendi misafirindeki üstün zekâ ve ilim kabiliyetini hisseder ancak hiç konuşmaz, birkaç gün geçtikten sonra Şeyh Kâsım evine gitmek ister ancak, Şeyh Efendi bir türlü “gidebilirsin” diye izin vermez.22
Tam bu sıralarda İstanbul’dan Diyarbakır’a, bir konuda Şeyh’ül İslam’ın bir fetvası gelir. Diyarbakır uleması, bu fetvayı beğenmeyip yanlış olduğuna kanaatle kabul etmezler, valilikte kargaşa çıkar, çözüm için fetvanın bir nüshası incelemesi için, iyi bir âlim olan şeyh Hasen-i Nûrani’ye gönderilir, Şeyh Hasan fetvayı inceler ve yanında bulunan (o dönemde henüz Molla Kâsım) diye çağırılan Şeyh Kâsım Efendi’ye verir ve “Şuna bir bak bakalım. Diyarbakır uleması haklı mıdır?” der.
Şeyh Kâsım Efendi fetvayı iyice inceledikten sonra; “Efendim bana göre Diyarbakır uleması yanılıyor, fetva doğrudur.” der. Şeyh Hasan; “Diyarbakır’a gidip bunu ispat ettirebilir misin?” der. Şeyh Kâsım’ın cevabı “evet” olur. Şeyh Kâsım Diyarbakır’a gelince doğruca Fatih Paşa Camisi’ne (Kurşunlu Camii) gider ve orada yerleşir. Ulema kesimi buraya gelir ve tartışma başlar, Şeyh Kâsım Efendi fetvanın doğru olduğunu delilleri ile bir güzel izah edip ulemanın takdirlerini kazanır, o mecliste Şeyh Kâsım’a Vali tarafından; kalması ve Reis-ul Ulema makamı ile tedrisat yapması teklif edilmesine rağmen, Şeyh Kâsım bu teklifi kabul etmeyip memleketine geri döneceğini beyan eder ve geri döner. Şeyh Kâsım’ın Diyarbakır’da kalması için vali tarafından gizlice Şeyh Hasen-i Nûrani’ye haber gönderilir ve ikna etmesi istenir ancak bir sonuç alınmaz.23
Şeyh Kâsım Aktepe’ye gelir ve birkaç gün daha kalır, ancak bir türlü Şeyh Efendi’den “Evine gidebilirsin.” diye bir çıt yok, dayanamayıp sorar24 ve daha sonra belirli bir süre geçince kendisine gitme izni verilir.
Şeyh Hasen-i Nûrani
Adı Hasan, lakabı Nûrani’dir. Şeyh Hasan (k.s.) hazretleri, Garzan bölgesinin Koh köyünde (Bu köy, Veysel Karani’ye yakın bir köydür). 1201/1786 ) tarihinde dünyaya gelmiştir. Babasının adı İshak, dedesinin adı Suvar’dır.25
Şeyh Hasan’ın ailesi önceleri Hakkari taraflarında yaşarken, çeşitli olaylar sebebiyle dedelerinden birinin memleketi terk ederek Garzan bölgesine yerleşir, Şeyh Hasan da burada dünyaya gelir.26
Şeyh Hasan ilim tahsilini yörede meşhur olan âlimlerden, Molla Halil-i Siirt’i ve Salih Sibki’nin yanında yapar. İlim hocalarından olan Salih Sibki, aynı zamanda Nakşibendi Meşayihinden Şeyh Halid-i Cezerî’nin halifesi olduğundan, Şeyh Hasan, tasavvufi amelini de onu yanında yapar ve bu şekilde hem ilim ve hem de tarikat icazesini Şeyh Salih Sibki’den alma şerefine ulaşır. Şeyh Hasan yaklaşık 35 yaşlarında iken Şeyh Salih Sibki’nin halifesi olur.27
Şeyh Hasan’ın üstün kabiliyetini bilen hocası Şeyh Salih Efendi, o dönemde Osmanlı tahtında bulunan ve kendisi ile arası çok iyi olan Sultan Abdülmecid Han’a yazdığı bir mektup vasıtasıyla talebesinden bahseder, bunun üzerine Abdülmecid Han, Diyarbakır iline bağlı çok eski ve tarihî bir köy olan Aktepe köyü arazisinden 52 parselin tapusunu şeyhe hibe eder ve ayrıca bir tekke ve medrese kurmaları içinde emir verir, her türlü imkânı seferber eder, bu gelişmelerden sonra Şeyh Hasan Efendi Aktepe’ye yerleşir ve irşada başlar.28
Halk arasında bu rivayet meşhurdur. Denilir ki; o dönemlerde Aktepe köyü ve civarındaki köyler İslami açıdan gayet cahil olduklarından ve Şeyh Hasan Efendi’nin oraya yerleşip mükemmel bir eğitim ve irşat vazifesinin ardından âdeta orasının nurlanması ve ayrı bir güzelliğe bürünmesi ile kendilerine “Nûrani” lakabı verilmiştir.29
Aslında bu rivayet yabana atılır ve gerçeklerden uzak, hayal ürünü bir anlatım olmaktan çok uzak ve gerçeklerle örtüşen bir mana içermektedir. Çünkü Şeyh Hasan Efendi, bizzat şeyhi, Şeyh Salih Sibki’nin emir ve telkinleriyle bu bölgeye gelmiş irşat ve eğitim faaliyetlerine başlamıştır.
Şeyh Hasan Efendi, kendi geçimini, tekke ve medresenin her türlü ihtiyacını kendilerine sultan tarafından verilen arazileri ekerek temin etmekteydi.
Şeyh Hasan Efendi’ye yaptığı ilmi ve manevi hizmetlerine karşılık olarak, Sultan Abdülmecid Han tarafından bir sancak ve çeşitli hediyeler gönderilir.30
Şeyh Hasan Efendi, iki evlilik yapar ve bu evlilikleri sonucunda ilk eşi Halime Hanım’dan çocuğu olmaz, ikinci hanımı Şerife Hanım’dan 4 erkek, 2 kız çocuğu olmuştur.31
Çocuklarının isimleri;
Abdurrahman (Meşhur Şeyh Abdurrahman Aktepe bu zattır.)
Muhammed Can
Muhammed Nur
Muhammed Sirac
Rukiyye
Çağı Nebat (genç yaşta vefat etmiştir.)
Şeyh Hasan Efendi, orta boylu, kumral, sakalı tamamıyla beyazlanmamış ve sireten de çok halîm ve selim bir zattı. Şeyh hayatında bir defa da hac yapmıştır.32
Şeyh Hasan Efendi birçok eser kaleme aldığı halde, bunların birçoğu zaman içersinde çeşitli olaylardan dolayı kaybolmuş veya başkaları tarafından zayi edilmiş bu sebeple de günümüze ulaşamamıştır. Ancak yapılan araştırmalar sonucunda torunlarının yanında, yalnızca kendisi tarafından istinsah edilmiş olan; Şeyh Abdülgani en-Nablusi tarafından kaleme alınmış olan “El Miftâhu’l Mâiyye. Fi’t-Tarikat’in-Nakşibendiyye” adlı eserdir. Bu eser Şeyh Hasan tarafından (1265/1848) yılında istinsah edilmiştir.33
Şeyh Hasan Efendi, vefat tarihi kesin olmamakla beraber, Suriye de Nakşibendilik üzerine hazırlanmış bir doktora tezinde, Şeyh Hasan Hazretleri’nin (1280/1863) yılında vefat ettiği kaydı düşülmüştür.34
Şeyh Hasan Efendi hayatını ilme adamış, birçok insan yetiştirmiştir, halifelerinden tespit edebildiklerimiz şunlardır;35
Şeyh Abdurrahman-i Aktepe (Şeyh Hasen-i Nûrani’nin oğludur.)
Molla Hasen-i Bare. (Bare Çınar’ın bir köyüdür.)
Şeyh Kâsım-i Altunakar.(Altınakar Çınar’ın bir köyüdür.)
Şeyh Eyyüb-i Cırnık. (Cırnık Terkan’ın bir köyüdür.)
Şeyh Ahmed-i Hânevî. (Şeyh Hasan teberrüken hilafet vermiştir.)
Şeyh Muhammned-i Zilan
Şeyh Muhammed Emîn-i Şeyh Selameta
Şeyh Muhammed Cân-i Aktepe
Şeyh Hasen-i Nûrani’nin oğlu olan Şeyh Muhammed Can, (h.1274/m.1857) yılında Diyarbakır’a bağlı Aktepe köyünde dünyaya gelmiştir. Mahlası “Haki” dir. Halk arasında da “Şeyh Şame” diye meşhur olmuştur.36
Şeyh Muhammed Can, ilim tahsilini önce babasının yanında, basınının vefatından sonra ise abisi ve mürşiti olan Şeyh Abdurrahman-i Aktepe’nin yanında tamamlar.37
Şeyh Muhammed Can, ilimden sonra, tasavvufi amelini de abisinin yanında tamamlayarak hilafet alır. Ancak abisi Şeyh Abdurrahman kendisine; “Her ne kadar sana hilafet veriyorsam da, halkın arasında dedikodu çıkmasına mahal vermemek için sen Şam’a git ve Mevlana Halitgillerden icazeni al, bu daha iyi ve isabetli olur.” buyurmuştur.38 Bunun üzerine Şam’a giden Şeyh Muhammed Can, kısa bir zaman içinde oradan da hilafeti layıkıyla alarak geri döner. Bu hadiseden dolayı Şeyh Muhammed’e halk arasında “Şeyh Şame” diye hitap edilirdi.39
Şeyh Muhammed Can, abisi ve şeyhi Şeyh Abdurrahman’ın vefatından sonra, Aktepe’de medresedeki öğrencilere ders vermeye başlar ve tüm sorumlulukları üzerine alır. Şeyh Muhammed Can hayatında bir evlilik yapar ve bu evlilikten 3 erkek 4 kız çocuğu olur, hanımının adı Halime, çocuklarının bazılarının isimleri ise sırasıyla; Muhammed Hasib, Zübeyde, Belkıs, Sümbülazar ve Amber’dir.40
Şeyh Muhammed Can, ömründe bir kez hacca gitmiş ve ardından 4 halife ve 2 eser bırakmıştır.
Şeyhin halifelerinin isimleri şunlardır;41

1) Şeyh Hasib (Şeyh Muhammed Can’ın oğludur.)
2) Muhammed Reşid-i Şeyh Selameta
3) Hanili Şeyh Fettah
4) Şeyh Mustafa (Terkan’ın Cırnık köyündendir.)

Eserlerine gelince;
1) Leyla-u Mecnûn: Bu eser Kürtçe olarak kaleme alınmış, 1308 tarihli bir eser olup, Mesnevi tarzında yazılmış 200 küsur sayfadan oluşan bir eserdir. Eser aynı zamanda Avrupa’da basılmıştır.42
2) Sarf ve Nahiv: Arap Dili ve Belagatı hakkında malumatlar veren dilin incelikleri anlatan bir eserdir.43
Şeyh Kerbelâ
Şeyh Muhammed Kerbelâ, Şeyh Abdurrahman Aktepe’nin oğlu, Şeyh Hasen-i Nûrani’nin torunudur. Şeyh Kerbelâ, 1313/1896 tarihinde Diyarbakır’ın Çınar ilçesine bağlı Aktepe köyünde dünyaya gelmiştir.44
Şeyh Muhammed Kerbelâ, hem ilim hem de tasavvufi amelini babası Şeyh Abdurrahman’ın yanında tamamlar, ancak tasavvufi amelinin nihayetinde güçlü bir cezbe ve istiğrak’a girdiğinden şeyhlik yapmaz bu hali vefatına kadar sürer.45
Şeyh Kerbelâ, amcası Şeyh Muhammed Can’dan sonra, köydeki medreselerinde kendisi ders vermeye başlar. Şeyh Kerbelâ, ilme duyduğu yoğun iştiyak sebebiyle babası Şeyh Abdurrahman’ın vefatından sonra bırakmış olduğu, tüm emlak ve akar’ı kardeşlerine ve bacılarına bırakmış, bunlara el sürmemiş, yalnızca babasının ve dedesinin kitaplarını kendisine miras olarak kabul etmiş ve bunları sahiplenmiştir.46
Şeyh Kerbelâ, engin bir kültüre sahip olup, aynı zamanda mükemmel bir Arapça ve Farsçaya sahipti. Şeyh Kerbelâ, Şeyh Sait olayları sırasında kendisi içinde “Dahli var” suçlamasıyla tutuklanarak, Uşak ve Adana’ya sürgün edilir, iki yıl sürgünde kalır ancak suçsuzluğu anlaşıldıktan sonra hemen serbest bırakılır.47
Bu olaydan sonra Şeyh Kerbelâ, yine merkeze bağlı “Çule” köyüne yerleşir. Bu köyde hem sürgünde çektiği zorluklar sonunda düçar olduğu onulmaz hastalıktan ve hem de dönemin akıl almaz nahoş özelliklerinden dolayı tam 12 yıl dışarılara çıkmadan tüm zamanını okuyup yazmayla geçirir. Bu dönemde birçok eser kaleme alır, ancak ne acıdır ki gelişen süreçte yağmalama olaylarından bu kitaplar da nasibini fazlasıyla almış ve günümüze bir şey ulaşamamıştır.48
Şeyh Kerbelâ, yukarı da zikrettiğimiz özelliklerini kendisi vefatı esnasında bir dizeyle şöyle ifade etmiştir. “Ben ağzı kapalı bir sandık olarak geldim, ağzı kapalı olarak gidiyorum.” Bu dizeler gerçekte çok şeyi ifade etmektedir. Şeyh Kerbelâ 1939 yılında “Çule” köyünde vefat etmiştir.49
Şeyh Kerbelâ hayatı boyunca hiç evlenmemiş olduğundan çocukları yoktur. Ayrıca Şeyh Kerbelâ kimseye amel ettirmediğinden halife de bırakmamıştır.
Şeyhin günümüze ulaşan eserleri şunlardır.
1) Dîvân: Bu eser, bitiş tarihi olarak, 1333 tarihlidir. Kürtçe, Arapça, Farsça, Türkçe olarak yazılmış olup, sonradan babasının divanıyla birlikte basılmıştır.50
2) Mirsâdu’l-Etfâl: (Çocukların gözetleme yeri) isimli bu eser 1334 tarihli olup, manzum, Kürtçe ve Farsça bir sözlüktür. 1350 kelimedir.51
3) Edebî bir mektup: Bu mektup Şeyh Kâsım’ın torunu, Şeyh Muhammed Neytullah’ın oğlu, Muhammed Sıddık’a yazılmış olan tahkir amaçlı bir mektuptur. Bu tür mektuplar tüm dünyada genellikle ilim ve tasavvuf ehlinde, çeşitli ilmi konulardan dolayı zaman zaman yazıldığı variddir. Bu mektupta yine böyle bir mevzuda ortaya çıkan fikir ayrılığını bertaraf etmek için yazılmıştır.52
Şeyh Veysi Ekinci
Meşhur Şeyh Kâsım Altunakar’ın neslinden olan Şeyh Veysi Ekinci 1337/ 1919 yılında Diyarbakır’a bağlı Ta’vik köyünde dünyaya gelmiştir. İlim tahsilini meşhur âlim Molla Hasen-i Ta’vik’inin yanında, ameli eğitimini de babasının vasiyeti üzerine yörece meşhur şeyhlerden biri olan Cizreli Şeyh Seyda’nın yanında yapar.53
Şeyh Veysi 1954 yılında Şeyh Seyda’nın yanına gider ve tam üç yıl ameli eğitime kesintisiz devam ettikten sonra 40 günlük riyazata girer ve sonunda tam bir izin ile 12 Mayıs 1954’te hilâfet alır.54
Şeyh Veysi Efendi 2 defa evlenmiş, bu evliliklerden beş kız, sekiz erkek toplam on üç çocuğu olmuştur. Çocuklarının hepsi halen hayattadır ve yaşamlarını Diyarbakır’da sürdürmektedirler.55
Şeyh Veysi’nin yazılı bir eseri bulunmamaktadır. Şeyh yaşamı boyunca sadece bir halife yetiştirmiştir. Bu halifesi de Bingöl’de ikamet etmektedir.
Şeyh Abdurrahman’i Şeyh Selâmeta
Şeyh Abdurrahman Diyarbakır’ın Hani ilçesine bağlı Şeyh Selameta köyünde 1335/1917 yılında dünyaya gelmiştir.56
Şeyh Abdurrahman, meşhur Nakşi şeyhi, Şeyh Muhyiddin Efendi’nin oğludur. Şeyh Abdurrahman ilim tahsilini babasının yanında yapmış, tasavvufi eğitimi ve hilafetini de, 1952 yılında yanında amel ettiği Tılhoranlı Şeyh Abdülhadi’den almıştır.57
Tarikat silsilesi şöyledir;58
Şeyh Abdurrahman - Şeyh Abdülhadi - Şeyh Muhammed Can - Şeyh Abdırhmani Aktepe - Şeyh Hasen-i Nûrani - Şeyh Salih Sibki - Şeyh Halidi Cezerî ... Bu silsile yukarı doğru devam etmektedir.
Şeyh Hasib Efendi
Asıl adı Muhammed Hasib, lakabı Hasbi’dir. Aktepe köyünde 1301/1884) yılında dünyaya gelen Şeyh Hasib Efendi, Şeyh Muhammed Can’ın oğlu, Şeyh Hasen-i Nûrani’nin torunudur.59
Şeyh Hasib Efendi, daha küçük yaşlardan itibaren, babasının yanında hem ilim, hem de tasavvufi amelini yapmaya başlamış ve ilim icazetini de babasından almıştır.60
Şeyh Hasib Efendi, ilim okumayı sevdiği kadar çalışmaktan da büyük zevk alan birisiydi. Bu sebeple, arazi ekimi ve hayvancılık işleriyle de uğraşır, iaşesini ve geçimini bu şekilde sağlardı.
Şeyh Muhammed Hasib, dört evlilik yapmış, bu evlilikleri sonucunda üç erkek ve üç kız çocuğu olmuştur. Erkek çocuklarının isimleri, Salih, Abdullah Haydar ve Muhammed’dir.61
Şeyh Hasib Efendi de babaları gibi “Velud” bir müellif olduğundan kendisi de eserler yazmıştır. Eserleri şunlardır;62
Sümbül: “Firdevsi” türünde yazılmış mükemmel bir Kürt tarihidir.
Divan: Bu eser de Kürtçe olup, çeşitli nedenlerden dolayı imha edilmiştir.
Şeyh Hasib Efendi, 1947 yılında Çınar’da vefat etmiş ve cenazesi Aktepe’ye getirilmiş ve buraya defnedilmiştir.63
Şeyh Muhammed Neytullah
Bir Nakşibendî-Hâlidî şeyhi olan, Şeyh Muhammed Neytullah Efendi, (1284/1868) tarihinde Diyarbakır’ın Çınar ilçesine bağlı Altınakar köyünde dünyaya gelmiştir.64
Babası meşhur ulemadan, aynı zamanda Şeyh Hasen-i Nûrani’nin halifesi olan Şeyh Kâsım Altunakar’dır.65
Şeyh Muhammed, ilim ve tarikat tahsilini babasının yanında yaparak hem ilim hem de tarikat icazesini alarak babasının halifesi olur.66
Şeyh Muhammed, babası vefat ettiğinde 21 yaşında genç, dinamik, hırslı ve azimli olduğu için hemen medresede tedrisata ve tekkede de irşada başlar. Bu üstün gayretlerinin sonucu olarak, birçok ulema ve meşayih yetiştirir. Bunlardan meşhur birkaçını burada zikretmemiz uygun olur;67
Molla Hasani Ta’vikî
Molla Muhammed Emîni Boti
Molla Muhammedî Kopekli
Molla Abdurrahman Basiyâti
Molla İbrahimi Botî
Zikrettiğimiz bu beş şahıs, yörede oldukça meşhur olmuş ve oldukça ses getirmiş ve adlarından söz ettirmişlerdir.
Şeyh Muhammed Neytullah, ömründe 2 evlilik yapmıştır, hanımlarının isimleri, Ayşe ve Fatma’dır. Bu iki eşinin dışında, şeyh bir dönem İstanbul’a gittiği vakit, ismi Refia olan bir Çerkez cariye getirir, bu cariyeden Muhammed isminde bir oğlu olur ancak gençken vefat etmesi sebebiyle bu cariyeden nesli kesilir.
Osmanlı arşiv kayıtlarında, medresede eğitim gören talebelerin ve tekkeye gelen misafirlerin çokluğundan bunlara bakacak gücünün kalmadığına ve dolayısıyla medrese ve tekke için Ta’amiye (aylık yiyecek ücreti) bağlanması için yazılmış yazışma belgeleri tarihî bir vesika olarak mevcuttur.68
Bir başka belgede, arazi meselesi hakkında yapılmış şikayet üzerine Şeyh Muhammed Neytullah’ın, Diyarbakır valisinin yaptıklarından dolayı İstanbul’a gönderdiği, konu ile ilgili şikayet mektuplarını içeren vesikalardır.
Şeyh Muhammed Neytullah, henüz çok genç denebilecek bir yaşta, 48 yaşında 1916 yılında vefat etmiş, cenazesi Altınakar köyüne defnedilmiştir.69
Şeyh Muhammed’in halifelerinin çok olduğu rivayetine rağmen biz burada isimlerine ulaşabildiğimiz iki halifesini zikretmekle yetineceğiz. Şeyhin bilinen iki halifesinin isimleri şunlardır ;70
Şeyh Ahmedi Kûri
Şeyh Muhammed Celaleddin (Şeyh Muhammed Neytullah’ın oğludur.)
Şeyh Neytullah Efendi’nin eserlerine gelince; Şeyhin, babasından kalma kitaplar dahil olmak üzere 20.000’ni aşkın zengin bir kütüphaneye sahip olduğu bilinen bir gerçektir. Ancak ne acı ve üzüntü vericidir ki, bu eserler, meydana gelen yağmalama olaylarında nasibini fazlasıyla almış ve üzülerek söylüyoruz ki bunlardan hiçbiri günümüze ulaşamamıştır.71 Buna paralel olarak Şeyh Neytullah Efendi’ye ait her şey imha edildiği için yazmış olduğu bir eserinin bulunup bulunmadığı sorusu da bu çerçevede cevapsız kalmıştır.
Şeyh Muhammed Râşid (Rıştî)
Asıl adı Muhammed Raşid olan bu zat, Şeyh Selameta köyünde dünyaya gelmiş ve doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Şeyh Muhammed Raşid aynı zamanda yöredeki meşhur şeyhlerden, Şeyh Emine Şeyh Selameta’nın oğludur.72
Şeyh Raşid, ilim tahsiline babasının yanında başlar ancak babasının kendisi küçük yaştayken vefat etmesi sebebiyle yöredeki meşhur âlimlerden Molla Abbas isimli zatın yanına gider ve bu zatın yanında ilim tahsiline devam ederek, onun yanında ilim icazetini alır.73
Şeyh Raşid, tasavvufi terbiyesini de, yöredeki meşhur şeyhlerden Aktepeli Şeyh Muhammed Can’ın yanında tamamlar ve onun halifesi olur.74
Şeyh Raşid, aynen babası gibi, Mayıs aylarında dağlara, yaylalara irşada çıkar ve eylül ayının sonlarına kadar inmezdi. Bu dönemlerde yaptığı tek faaliyet irşat idi. Tekkesinde daima hatm-i Hacegan kurar ve çok çok Allah (c.c.)’ı zikrederdi.
Şeyh Raşid’in en önemli vasıfların birisi şudur; Şeyh, hilafet aldıktan sonra yüzüne bir peçe örtmüş, dışardan yabancılara asla göstermemiş ve vefatına kadar artık hiç kimse onun yüzünü görmemiştir.75
Şeyh Raşid, ömründe iki evlilik yapmıştır. Birinci hanımı, Lice’nin Firdevs köyünden Ayşe hanım, ikincisi ise Aktepeli Halime hanımdır. Şeyhin bu iki evlilikten yedi erkek ve beş kız çocuğu olmuştur. İsimleri bilinenler şöyledir; Aziz, Tevfik, Nezir (1889-1971), Askeri (1904-1946), Muhammed Nüzhet (1904-1946)’ tir.76
Kız çocuklara gelince Şeyhin birinci kızı, Aktepeli Şeyh Muhammed Can’ın oğlu Hasib Efendi ile evlendirilmiş, ikinci kızı, Comekan şeyhi, Şeyh Şerif Efendi ile evlendirilmiş, üçüncü kızı, meşhur Seydayi Alipari (Molla İbrahim) Efendi ile evlendirilmiş, dördüncü kızı, Seydayi Alipari’nin kardeşi, Molla Reşit Efendi ile evlendirilmiş, beşinci kızı Eğil beylerinden, Aziz Bey ile evlendirilmiştir.77
Şeyh Muhammed Raşid Efendi, rivayet edilir ki o sıralarda vuku bulan I. Dünya savaşı’na ma’nen katılmış ve orada yaralanmış, daha sonra almış olduğu yaranın azması sonucunda 1917 yılında vefat etmiştir.78
Şeyh Muhyiddîn-i Şeyh Selâmeta
Asıl adı Muhyiddin Teyfûri olan bu zat 1304/1887 yılında Şeyh Selameta köyünde dünyaya gelmiştir. Şeyh Muhammed Raşid-i Rişti (Bir köyün ismidir.)’nin oğludur. Lakabı “Şeyhu’ş-Şeriati”dir.79
Şeyh Muhyiddin Efendi, daha küçük yaşta Şeyh Abdurrahman-i Aktepe’nin nazarı dikkatini çekmiş ve ailesi içinde çıkmış en büyük âlim olarak bilinir.
Şeyh Muhyiddin, tarikatta Şeyh Abdurrahman-i Aktepe’ye intisap ederek ondan hilafet alır. Şeyhin almış olduğu tarikat icazesi, babasının icazesi ve evindeki tüm kitapları, 1925’teki olaylardan dolayı evlerinin yakılması sonucunda hepsi yok olup gitmiştir.80
Şeyh Muhyiddin Efendi, ilmi ile temayüz ettiğinden, civarda olan herhangi bir şer’i müvazaada hemen kendilerine gelinip fetva alınırdı. İlmi ile amil bir insandı.
Şeyh Muhyiddin ömründe 3 evlilik yapmıştır. Birinci hanımı, Aktepeli Şeyh Muhammed Can’ın kızı Sünbül Hanım’dır. İkincisi, Gülanlı Kudret Hanım, üçüncüsü de teyzesinin kızı Emine Hanım’dır.81
Şeyh Muhyiddin’in ilk hanımından üç erkek çocuğu olmuştur. Bunların isimleri şunlardır; Abdurrahman, Muhammed (1920-1976), Şafii (1927-1942).82
Şeyh Muhyiddin Efendi, 22 Eylül 1950 Cuma gecesi (aynı zamanda kurban bayramı gecesi) Hakk’a yürümüş ve Şeyh Selameta köyüne defnedilmiştir. Şeyhin birçok kerametlerinden bahsedilir ve bu kerametler ağızdan ağza dolaşır.83
Sonuç
Bir milletin geleceğinden emin olabilmesi, ilmî ve fikrî yönden gelişmesi, geçmişteki kültür mirasını çok iyi bilmesine ve benimsemesine bağlıdır. Bu kültür mirasının temel taşları da yetiştirdiği büyük şahsiyetlerdir. Biz bu tarihe mal olmuş büyük insanları takdir etmeyip, yeni kuşaklara aktarmadığımız takdirde, onlar kendilerine başka kültürlerin ürünü olan şahsiyetleri örnek alacak, dolayısıyla bir kültürel yozlaşma ortaya çıkacaktır. Bu sebeple İslam âlemi, yetiştirdiği bu büyük şahsiyetleri iyi tanımak ve onların kristalleşmiş fikir ve davranışlarını örnek almak durumundadır.
Unutulmamalıdır ki büyük insanlar, çevresindeki manevî atmosferi aydınlatan billûrlaşmış avizeler gibidirler. Onların manevî gücünün ışıkları, sonradan gelen nesilleri aydınlatmaya devam eder. Mensubu oldukları milleti sonsuzlaştıran bu şahsiyetler, yalnızca kendi asırlarındaki insanları değil, sonradan gelecek olan kuşakları da etkileyerek yüceltirler. Onların yüksek fikirleri, yaptıkları işler ve ilmî çalışmaları insanlığa ve ümmete bırakılan mirasların en şereflisi ve en ihtişamlısıdır. Onlar geçmişle bugünü birbirine bağlamakta, geleceğin daha iyi olmasına yardım etmektedirler. Bazen bir mutasavvıfın veya ilim adamının bir tek fikri bile insanlığın hafızasında yüzyıllarca kalır ve sonunda da o milletin günlük hayatlarına girer. Çağlar boyu yaşayacak olan bu şahsiyetler ve fikirler, hatiften gelen bir ses gibi yüzyıllarca devam ederler.
Bu makaleyi hazırlamadaki amacımız, Şeyh Abdurrahman Aktepe ve onun gibi Diyarbakır ve çevresinde yetişmiş olan Allah dostlarını, şöhrete ulaşan güzideleri, tasavvuf, edebiyat ve ilim hayranları için, ilmî bir araştırma konusu yapmak, bu nadide şahsiyetleri ilim dünyasına ve toplumun istifadesine kazandırmak, özellikle de ilgilenenlerin dikkatine sunmaktır. Zira, XIX. ve XX. yüzyıllara bakıldığında Diyarbakır ve çevresi, evliya ve ârifler yatağı, bilgin ve ulema otağıdır. Aslında bölge bu konularda henüz çok bakirdir. Geniş ve detaylı bir biçimde ilmî incelemeye tabi tutularak, bölgenin, özellikle Diyarbakır’ın dünü ve bugünü bütün ayrıntılarıyla gözler önüne serildiği takdirde, buna paralel olarak bölgenin makus talihi de bir anlamda değişim sürecine girecektir. Üzülerek söylemek gerekir ki, bölgede özellikle Diyarbakır’da bulunan kültürel varlıklarımız, gelip geçen herkesi âdeta “beni kurtarın, beni kurtarın” diye devamlı ihtar etmekte, yardım istemekte, ilgi beklemekte, ilgililerden incelenme ve araştırılma istemektedir.
Bu yüzyıllarda, Diyarbakır, Bitlis, Norşin, Tillo (Aydınlar), Suriye ve Bağdat aynı çizgide bulunan birer ilim ve kültür merkezleridir. Bu kültür hareketlerinde, Anadolu’nun İslam’a açılan kapısı olması şerefine sahip olduğundan Diyarbakır belli başına merkezi bir konum oluşturmuştur.
Bu makalenin hazırlanmasındaki asıl amaç ve ana hedef, Şeyh Abdurrahman Aktepe’yi ve Çınar bölgesindeki mutasavvıfları tanıtmak, anmak, topluma kazandırmak, geçmişten bugüne ve bu yüzyıllardaki Diyarbakır’ın kültürel durumunu sergilemek, Şeyh Abdurrahman Aktepe ile bu yolda ilk adımı atarak, unutulmaya yüz tutmuş tüm nadide şahsiyetleri gün ışığına çıkararak, kültür mirasına ve topluma kazandırarak, bir anlamda onlara olan vefa borcumuzu yerine getirerek onları hayırla yâd ederek, onlarla gurur duyacağımız ve anılmalarını sağlayacak bir eser ortaya koymaktır.
Birer lider olan bölgedeki bu nadide şahsiyetler, her bakımdan halkın seviyesine inmiş, halkın içinde halktan bir fert olarak onlara önderlik etmiş, yol göstermiş, toplum fertlerini kaynaştırmış, gerçek anlamda denge unsuru olup, nazım rol oynamışlardır.
Günümüze gelindiğinde bugün, yerleri kolay kolay doldurulamayan böylesine seçkin, güzide insanların bırakmış oldukları boşluk, kendini açık bir şekilde hissettirmektedir. Günümüzde bölgede az da olsa bu seçkin insanların soyları devam etmektedir. Ancak, bunların eskisi gibi, tesir sahaları fazla olmayıp, bazı nedenlerle sınırlıdır. Bu yüzden, ecdatları gibi nazım rol oynama ve denge unsuru olup, asayişi sağlama ve toplumu yönlendirme konusunda başarılı olamamaktadırlar.
Gerek Güneydoğu Anadolu’da ve gerekse özellikle Diyarbakır’da tarihî seyir içerisinde birçok sahalarda yetişmiş olan ilim adamları üzerinde, özellikle manevî şahsiyetler bakımından gerçek manada akademik bir çalışma maalesef yap